Scroll Top
Öz-benliğin Pasifizasyonu-Masumiyetin Yitimi-2

Günahkârlık yolunda yürüyen bireyin ilk kurbanı çoğu zaman kendisidir; her ne kadar cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğu sıkça söylense de…

  Bireyin manevi iradesinin pasifizasyonu, iki olası olumsuz kişilik profilinin habercisidir: narsizm veya melankoli. Kişinin kendi temel, dürtüsel gereksinimlerini yerine getirmek ve bencilce isteklerini tatmin etmek için iradesini yönlendiren egodur. Üzerinde durulması gereken nokta şudur: tatmin(!), ona metanet sağlar ve ruhunun direncini arttırır. Ancak, abartılmış ve dengeyi kaybetmiş bir egoyu stabilize eden öz-benliğin işlevinin zayıflaması, bireyin bencilliğinin, açgözlülüğünün ve kibrinin kuvvetlenmesine yol açar.

  Bu durumu yaratan ana faktör, bireyin yaşadığı yenilgileri aşırı derecede kişiselleştirmesidir. Çünkü onun egosu, çoğu zaman içsel kırılganlığını gizleyen bir üstünlük duygusuyla kendisini ayakta tutmaya çalışır; dolayısıyla her durumda kendisini üstün, dokunulmaz ve haklı biri olarak görür. Sahip olduğu hırs ve nefreti bir üstünlük ögesi olarak kullanır. Üstelik kendi hayatını zaferler ve kazançlarla taçlandırsa da, derinleşen ve büyüyen açgözlülüğünü bir noktadan sonra tatmin edemez. Zira bencilleşen ve zalimleşen bireyin artık bir ruhsal rehberi yoktur.

  Kişinin hayata karşı duyduğu inancın yerini artık kendisine karşı güttüğü gözü kör aşk, yani narsizm almıştır. O belki güçlüdür ve kendisine aşırı derecede inanmaktadır, ancak en büyük çelişkisi kendi içsel yalnızlığıdır. Bunun nedeni, onu zalimlikleri veya bencillikleri yüzünden sosyal dünyada terk edenler değil; benliğinin damarları kurumuş ve ışıltısını kaybetmiş olan manevi iradesidir.

  Hayat, onun gözünde bir rekabet ve üstünlük yarışı haline gelirken, ruhunda devinen güçlü bir nefret duygusu geriye kalan manevi değerleri zehirleyerek sindirir. Artık bireyin tavan yapmış gururu bir kez bile incinse dahi, içindeki kötü niyet(!) ruhunda büyüyen karanlığın ortasında kendisini gösterecektir. Bu durumda kişiyi günahkârlığa itecek olan kibir(!), masumiyetini elinden alır. O, artık daha duygusuz ve acımasız bir kişilik profili içerisindedir. Dış dünyaya yansıttığı kötü niyet ve zulüm vesilesiyle de, gerçek bir günahkâr olma yolunda aşama kaydetmektedir. Burada vurgulanmalıdır ki, narsizm her zaman doğrudan başkalarına zarar vermeye yönelmez; bazen yalnızca bireyin içsel kırılganlıklarını koruma, varlığını sürdürme veya hedeflerine odaklanma biçiminde kendini gösterir.

  Peki, ego yeterince güçlü değilse bireyi nasıl bir son bekler? Bu durumda, deneyimledikleriyle nasıl bir değişime doğru sürüklenir? Öncelikle, o yaşadığı acı deneyimlerle başa çıkacak kadar metanetli değildir. İmdi, acıyı içselleştirmekten(!) başka bir çaresi yoktur. İşte bu durumda, o acının kendisi olur. Çünkü öz-benliğin pasifleşmesi yüzünden kendi ruhsal dengesini sağlayamadığı gibi; egonun da güçsüz olmasından ötürü yaşadığı ağır deneyimi psikolojik anlamda yenemez veya bastıramaz. Deneyimlediği kötü olaylara karşı bağışıklık kazanamadığı için pasif bir kişilik belirlenimine doğru sürüklenir. Zamanla yaşadığı acılara teslim olur ve saplantılı bir şekilde mazide kalan anılarına sarılır. Saplantı güçlüdür ve içindeki derin manevi boşluğu telafi edebilmek için kendi iç dünyasında yaşattığı sevgi nesnelerine sıkı bir şekilde bağlanır. Bunun nedeni ise; acının olduğu yerde sevginin de var olmasıdır. Sevgi, hayatın her anında bireyin ruhsal değerlerinin harmonisinde gizlidir ve yolun sonunda umut kendi ışığını göstererek zor süreci yaşanılabilir kılar. Yaşadığı anılar, eksik kalan parçasının yerini alırken, içselleştirilen sevgi nesnesi bir resim gibi kendi benliğinin ana motifi olarak yerini alır. Gece ve gündüz, iyi ile kötü, hayata dair anlamın hepsi artık onun benliğinin iç-yüzünde kendisini gösterir. Ve sonunda, yaşadığı yalnızlık ve ağır melankoli yüzünden kendi içine kapanır.

  Yüzeysel bir gözlemle melankolik kişiliği incelediğimizde, manevi yönünün güçlü olduğunu düşünebiliriz. Fakat onun sahip olduğu ruhsal yapı artık eski doğal yapısında değildir; kendi geçmişinden arta kalan yaşantıların her ayrıntısı incelendiğinde, bir sonu olmayan anı laboratuvarına dönüşmüştür. Dolayısıyla onda gözlemlenen maneviyat; miadını doldurmuş bir hayatı karakterize eden, anlamlı ama kuruntulu, tutkulu fakat bağımlı, eskimiş bir hikâye veya masal halini almıştır. Hayatı kucaklamak veya yaşamak onun için çok da önemli değildir. Onun hedefi, içindeki melankolik evrenin sürekliliğini yas tutarak sağlamaktır. İçindeki nefret ya da bencillik başkalarını tehdit etmez; çünkü o yalnızca kendi kendisinin düşmanı ve geçmişinin tutsağıdır.

  Günahkârlık yolunda yürüyen bireyin ilk kurbanı çoğu zaman kendisidir. Her ne kadar “cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir” denilse de, kişi eylemlerinin ahlaki sonuçlarıyla öncelikle kendi iç dünyasında yüzleşir. Burada belirleyici olan, yalnızca ortaya çıkan zarar değil, niyetin yönelimi ve bu niyetin nasıl bir faaliyete dönüştüğüdür. Narsistik yapılarda görülen niyet sapması, çoğunlukla dış dünyaya yönelmiş ve başkaları üzerinde etkide bulunan aktif bir faaliyete dönüşür; birey, davranışlarının çevresine zarar verdiğinin farkında olduğu hâlde bu çizgiyi sürdürür. Melankolide ise durum farklıdır: burada niyet sapması, dış dünyaya yönelmiş bilinçli bir zarar verme arzusundan ziyade, bireyin kendi benliğine yönelttiği içsel bir yıkım süreci olarak ortaya çıkar. Bu süreç çoğu zaman fiilî bir eyleme değil, kişinin zihinsel ve duygusal dünyasında yaşanan bir öz-cezalandırma hâline karşılık verir. Dolayısıyla melankolide söz konusu olan, dışa dönük aktif bir kötü niyetten çok, eyleme dönüşmeyen ve bireyin iç dünyasında işleyen bir yönelimdir. Bu nedenle melankolik süreçteki ahlaki sorun, niyetin varlığından ziyade, bu niyetin bireyin kendine dönük yıkıcı sürekliliği üzerinden değerlendirilmelidir.

  Her iki kişilik tipi de bireyin kendi hayatında hata yapma riskini artırır. İnsan yaşamında yapılan pek çok hata art niyet taşımadığı için günah olarak değerlendirilmez; çünkü bu tür yanlışlar çoğu zaman saflık, bilinçsizlik veya duygusal körlükten kaynaklanır. Ancak melankolide veya narsizmde, bireyin niyetini bozan ve davranışlarını yönlendiren bir içsel sapma söz konusudur. Bu nedenle kişi yaptığı yanlışın kendisine ya da çevresine zarar verdiğinin farkında olduğu hâlde davranışı sürdürüyorsa, artık masumiyet alanından uzaklaşmış olur. Böyle durumlarda yapılan yanlış, iyi niyet veya saflıkla açıklanamayacağı için ahlaki sorumluluk doğurur ve günah olarak değerlendirilmeye açık hâle gelir.

  Sonuç olarak, kişinin basireti büyük oranda kendi zekâsı ile orantılıdır. Peki, manevi açıdan özgürlüğünü yitirmiş olan birinin basireti gerçek anlamda güçlü olabilir mi? Zeki olan fakat hayatın güzelliklerinin veya nimetlerinin farkındalığına varamayan bir insan, ruhsal anlamda gelişimini nasıl sağlayabilir? Kendi duygusallığını ve hayata karşı güttüğü duyarlılığını yitirmiş bir kişi, gerçek huzuru içinde nasıl yaşatabilir? O, manevi açıdan derin bir yoksunluk içerisindeyken nasıl mutlu olabilir?

  Hayatta insan bedeni de dâhil olmak üzere maddi olan her şey geçicidir. Önemli olan maddi zenginlikler değil, manevi değerlerdir. Eğer o, varoluşunu rasyonel ve realist bir hayat anlayışıyla sürdürebilirse, manevi açıdan büyüyebilir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, onun ruhunu güçlendirecek en büyük silah inançtır. Güçlü bir inanç, bireyin hayatında karşılaştığı engeller karşısında dingin bir duruş sergilemesini sağlar.

  Sarsılmaz bir irade, ancak kişinin kendi hayatında göstereceği rasyonel ve bağışlayıcı bir tutumla sağlanabilir. Bu tür bir hayat anlayışı, yaşamı boyunca yere sağlam basmasını sağlayacaktır. Sonuçta ihtiyaç duyduğu sihirli iksir, kendi içinde ve hayatın ta kendisinde gizlidir. O, muhtaç olduğu kudreti, kendi ruhundaki maneviyatta ve evrende hüküm süren dengenin gizemli gücünde keşfedecektir. Ruhsal gelişimin ilk şartı budur…

SON