Ebedi olana sarılmak ve onunla dirimselleşmek başlangıçta bireyin sahip olduğu nimetleri kaybetme korkusuyla alevlenir.
Ondan kaçınılabilir veya ona katlanılıp bir pay alınabilir. Ama hakikat şu ki, onsuz bir hayat hayatın kendisi değil hiçtir; hiçliktir.
İnsanın kendi gerçeği, onun bir aynası ve sahip olduğu olanaklar zinciridir.
Kısacası, karanlık ışığın varlığıyla anlam kazanır; fakat aydınlık gücünü kendisinden alır ve var olmak için başka bir şeye gereksinim duymaz.
Korkunun somut ve bilinen bir nedeni olmasına rağmen kaygının nedeni henüz oluşmamış ya da oluşmayacak olan bir şeyden çekinme durumudur, ancak bu iki his birbirinin ikiz kardeşi gibidir.
Birey gerçeğin farkına vardıkça içindeki boşluk duygusu kaybolur. Çünkü boşluk, karşısında olan gerçekle telafi edilir.
Hayatımızdaki gizemin boyutu, yani bilinmezliğin derinliği, kendi varlığını sürdürdüğü müddetçe kişinin içindeki umudun oluşumunu sağlar.
İnanmak, sadece “Yaratana” karşı duyulan bir duygu değildir; herkes ve her şey için de geçerlidir. Bizzat da kişinin kendisi için.
Manevi özgürlüğün dengeli olduğu bir varoluş formatında duyguların büyüleyici özellikleri, kişinin yaşama aşkını alevlendiren…

