Scroll Top

Farkında Olup Merak Edenler İçin… Giriş

Nasıl oluyor da söz konusu birey kendi iradesinin dümenini boşluğun yaman ellerine teslim edip hayatın kederli ve sevgisiz yüzüyle yalnız kalıyor?

Farkında Olup Merak Edenler İçin… Giriş

Nasıl oluyor da söz konusu birey kendi iradesinin dümenini boşluğun yaman ellerine teslim edip hayatın kederli ve sevgisiz yüzüyle yalnız kalıyor?

FARKINDALIK: “BEN’İN HAYATLA KURDUĞU TEMAS.”

MERAK: “BEN’İN HAYATA OLAN YÖNELİMİ…”

Önsöz

  Yaşanılan pek çok olumsuz deneyimin artık bir ibret kaynağı olarak görülmesinin zamanıdır; hatta bunun için geç bile kalınmıştır. Varoluşsal devinim süreci, yani kişinin kendi manevi yönünün gelişimini sağlayan ruhsal dönüşüm akışı gerçek hayattan edindiği önemli deneyimlerle gerçekleşmektedir ki; kaleme aldığım bu yazının ana konusu, onun ruhsal tekâmülüne giden yolculuğunun psikolojik iç-yüzü ile ilgilidir.

  Psikoloji eğitimini görme isteğiyle kendimi felsefeye adadığım süre zarfınca, yaşadığım deneyimlerin kendine has yapısı ve zihnimde bıraktığı izlenimler benim için özeldi. Öznel ve çevresel faktörlerle edindiğim tecrübeler, ayrıca kendi gerçeğimi sorgulama isteğim benim bu yazıları yazma amacımdır. “Farkındalık ve Merak” başlığı altında topladığım bu kitap, kendi uğraşlarım ve seçtiğim göreve olan adanmışlığım sayesinde ortaya çıkan bir dizindir.

  İçinde yaşadığımız materyalist çağda, bilimin dünya üzerindeki egemenliğinin hakkını vermek gerek. Bilimin konu edindiği pek çok sorunu sonuca ulaştırarak insanlığın asla vazgeçemediği bir araç haline geldiğini, fakat aynı zamanda tekil bireyin “farkındalık” yetisiyle ve bilinmeyen gerçeğe karşı güttüğü “merak” iç-güdüsüyle geliştiğini tarih boyunca hepimiz görmekteyiz.

  Etkin bir iç-güdü olan “merakın” bireyin ruhsal devinimine aracılık eden bir güç ve “ben” yöneltisi olduğunu belirtmem gerek. Bu gücü oluşturan temel unsur onun “öz-benliği”, yani kendi manevi iradesidir. Bu noktada “öz-benlik”, “meraka” kılavuzluk eden bir rehber konumundadır. Yazılarımın ana konusu, bu yetilerin bireyin benliğinde ve ruhsal gelişiminde oynadığı önemli rol, dolayısıyla onun hayatındaki olumlu ve olumsuz etkileridir. Kişi kendi varoluş sürecinde gerek iç gerekse dış dünyasındaki gerçekleri keşfetmeden önce onların farkına varır. İşte bu noktada onun gerçeklerle kurduğu bir temas söz konusudur. Bu temas; onun deneyimlerle elde edeceği hayat görüşünde ve oluşan ruhsal yapısında belirleyici bir rol üstlenir. Bu oluşumla birlikte kişi, kendi ruhsal yapısına göre; hayatın ışıldayan ya da karanlıkta kalan tarafına doğru yönelecektir. Kısacası; bireyin hayatın gerçekleriyle kurduğu ilişkinin sağlığı, onun ruhsal durumunu belirlemektedir.

  Tartışılan bu konunun bilimle ilgisi veya bağlantısı yokmuş gibi gözükse de birey, dış dünyayla temas kurarak kendi manevi iradesini yani ruhsal yapısını devindirmektedir. Kişinin iç ve dış dünyasında deneyimledikleri akabinde oluşan düşünsel tezahürler ve duygular kendi “öz-benliğinin” manevi içeriğini oluşturmaktadır. Sonuç olarak hayatın gerçekleriyle kurulan temas, onun varoluşa açılan kapısıdır. Bu unsurlarla birlikte o kendi varoluş formatını belirleyecek ve içinde güçlenen “merak” iç-güdüsüyle kendi hayatının bilinmeyen yönüne doğru ilerleyecektir.

  Konunun bilimsel iç yüzüne baktığımızda, bireyin davranışlarını, duygu durumunu ve zihinsel süreçlerini etkileyen nöronsal gelişimindeki kimyasal dengelerin, yaşanılan deneyimlerle tetiklenebileceğini öngörebiliriz. Nöronların salgıladığı kimyasal bileşenler (nörotransmitterler), merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı veya inhibe edici etkiler gösterir. Bu etkiler, bireyin genetik mirasıyla birleştiğinde ruhsal durumunu önemli ölçüde şekillendirecektir. Bizler, bilimsel gerçeklerden kopmadan, yeni ve özgün bir benlik modeli geliştirerek, kişinin psikolojisini olumlu veya olumsuz etkileyen ruhsal dinamikleri mercek altına alacağız. Bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarımız karşılandığında haz ve mutluluk verir; karşılanmadığında ise açlık, kaygı ve mutsuzluğa yol açar. Dolayısıyla hayatımıza yön veren en önemli unsurlar, bedensel/zorunlu ihtiyaçlarımız ve manevi gereksinimlerimizdir. “Farkındalık ve Merak” başlığı altında kaleme aldığım bu yazılar, bireyin hayatına yön veren temel ruhsal dinamikleri incelemekte ve onun manevi iradesinin bir şemasını ortaya koymaktadır.    

  “Farkındalık ve merak” bağlamında ele alınan deneyimler, etkilerinin büyüklüğü ya da dışsal sonuçları bakımından değil, bilinçte nasıl anlamlandırıldıkları ve hangi ölçüde içselleştirildikleri doğrultusunda dönüştürücü bir nitelik kazanır. Yaşantıların tinin devinimine katılabilmesi, onların salt yaşanmış olmalarının ötesinde, düşünsel bir temaşaya konu edilmesine bağlıdır. Bu çerçevede belirleyici olan, deneyimlerin niceliği ya da “iz bırakan” olarak nitelendirilmeleri değil; bireyin bu deneyimlerle kurduğu bilinçli ilişki, onlara yüklediği anlam ve onları varoluşsal bütünlüğüne dâhil edebilme yetisidir. Farkındalık, söz konusu içselleştirme sürecinde derinleşirken; merak, bilinci deneyimlerin görüngüsel yüzeyinin ötesine yönelten ve bu süreci süreklilik içinde besleyen temel bir dinamik olarak belirir.

  “Farkındalık ve Merak” başlığı altında yer alan yazılar, tekil metinler olarak değil, ancak birlikte okunduklarında anlam kazanan düşünsel bir bütünlük oluşturur. Her bir yazı, insanın bilinç, öz-benlik ve anlam arayışına dair farklı bir katmanı açarken, bilinçli biçimde bazı boşluklar bırakır; bu boşluklar da diğer metinler tarafından tamamlanır. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, ardışık cevaplar sunan bir anlatı değil, okuru metinler arası bir düşünme sürecine davet eden bütüncül bir farkındalık ufkudur. Bu bağlamda herhangi bir yazıyı kendi başına ele almak, yapının kurucu ilişkilerini gözden kaçırmak anlamına gelir; zira her metin, diğerleriyle kurduğu ilişki ölçüsünde derinleşir ve tamamlanır.

  Kişinin kendi iç ve dış dünyasında yaşadığı duygusal deneyimler, doğrudan onun bilincini etkilemektedir. Dolayısıyla, anlık yaşanılanların onun “öz-benliğini” nasıl etkileyeceği ve ne tür bir ruhsal duruma sürükleyeceği titizlikle incelenmelidir. Nitekim “öz-benliğin” sağlıklı işlevini yitirmesi ile oluşan olumsuz hayat anlayışının ve varoluş şeklinin kişi üzerinde yaratacağı kötü neticeler gözlerden kaçmamalıdır.

Giriş

  Biliyoruz ki, kişiliklerimiz birbirinden farklıdır. Birimiz için mantıklı gelen bir şey başka biri için gülünç veya saçma gelebilir. Peki, binlerce yıllık insan uygarlığının temelinde herkeste ortak olan ve bunca zamandır pek çok zorluğu aşarak uygarlaşan çoğul bireyin hiç mi benzer yanı yok? Konu şu ki; tekil birey belirli bir zihinsel ve fiziksel kapasiteye ayrıca manevi bir zenginliğe sahiptir. Bu şekilde kendi var oluş sürecinde başına gelen zorlukların üstesinden gelmiştir. O, kendi hayatını yönlendirebilme ve pek çok konu üzerinde mantık yürütüp edindiği bilgiyi eyleme dönüştürebilme yeteneğiyle günümüzdeki üstün vasfına ulaşmıştır.

  Peki, nasıl oluyor da hayatın kendisi, bir kişiyi olgun ve duyarlı birine dönüştürebiliyor da bir başkasını pek çok nimetten mahrum bırakıyor? Nasıl oluyor da söz konusu birey kendi iradesinin dümenini boşluğun yaman ellerine teslim edip hayatın kederli ve sevgisiz yüzüyle yalnız kalıyor?

  İnsanoğlu ilginç bir varlıktır. Mesela, sıradan birine çok önemli ve üstün bir yetkiyi(yaptırım gücü) kullanabilme şansı tanımış olsaydık o kişi, kendisine gümüş tepside sunulan bu yetkiyi(şansı) kendi kişilik yapısı ve hayat görüşüne göre değerlendirmek isterdi. Böylelikle o kendisine tanınan bu ayrıcalığı, ya açgözlü ve iştahlı egosunun sesini susturmak için haz elde etme amacıyla; ya da sahip olduğu ilke ve değerleri göz önünde bulundurup olumlu ve yapıcı bir yönde kullanmaya yeltenirdi. Bu durumda ise onun gayesi, var olan sorunları çözme isteği ve yanlışları düzeltme çabası olacaktı. İleriki yazılarda da göreceğimiz gibi kişi, kendi nefsinin hâkimi olduğu müddetçe hayatının kontrolünü eline alacak ve her şeye rağmen sahip olduğu manevi değerleri (sevgi, vicdan, erdem gibi) korumayı bilecektir.

  Ayrıca insan karmaşık bir varlıktır. Sadece fizyolojik bir yapıya değil; aynı zamanda ruhsal bir derinliğe sahiptir. Peki, insan sadece biyolojik etmenlere dayanan bir makine mi? Onun sahip olduğu tüm zihinsel ve ruhsal yetiler, sevgisi ve duyguları ile birlikte salt fizyolojik yapısı tarafından kazanılan birer ek nitelik mi?

  Gerçek hayattan edinilen olumsuz izlenimler veya deneyimler, bizim kendi özümüzle kurulu olan dirimsel bağ üzerinde çoğu zaman yıkıcı bir etkiye sahiptir. Sonraki yazılarımda bireyin benliğini, dolayısıyla hayatını ilgilendiren iki önemli yetiyi, yani “farkındalık” ve “merakı” derin bir şekilde analiz edip değerlendirme sürecine gireceğim. Var olan evrensel gerçekleri yadsımadan inancımızı bilgiyle ve rehberlikle güçlendirmek koşuluyla.