Yıkmalısın(!), seni hakikatin gerçek yüzünden soyutlayan ve bir karabasan gibi hayatla arana giren kaygı tılsımlarını, köhne tabularını… Sahip olduğun dirimsel bağla, aldığın sevgiyle tomurcuklanan öz-güveninle ve deneyimlerle artan ruhsal tekâmülünle. Çünkü hayatın kendisi, her şeyiyle senin en büyük hediyendir. Hayat, yani gerçek olan(!) senin sahip olduğun en değerli hazinedir. Gerek senin benliğindeki kendiliklerin, gerekse de içindeki sahici ışığın kaynağı olan güneşin…
Bir koza içinde büyüdükten sonra adımlarını atmaya başlayıp çevreyi masum ve naif bir şekilde sorgularken, zamanla derinleşen benliğinle manevi değerlere yelken açarken ve elbet hayatın sır perdelerini aralamaya muktedir bir bilgeliğe erişirken aradığın şey keşfedene kadar senin için bir gizem olarak kalacaktır. İnsanoğlu olarak biz gerçeği kendi duyu yelpazemiz ve onun eşiği kapsamında algılar ve usumuzla değerlendiririz. Bizim gördüğümüz şey uçsuz bucaksız bir deniz, mucizelere tanıklık eden bir yolculuk ve belki de bir inisiyasyondur(spiritüel test). Yaşarken algıladıklarımız gerçeğin verileridir ve kavramsal olarak veri ile bilgi arasında çok ince bir çizgi vardır. Bilgi kavramı insanın zihinsel bir argümanıdır. Fakat gerçek hayattan edinilen bilginin belli bir sınırı ve spektrumu (çeşitliliği) vardır.
Canlı bir varlık olmasıyla birlikte bir us sahibi ve yerkürenin hâkimi olan insanoğlu, edindiği bilgi birikimini kullanarak günümüz yaşam koşullarına ulaştı. Peki, bu zaman diliminde çok yönlü birçok özelliğinin olmasının yanı sıra insan zihnini besleyen bilgi kavramı nasıl tanımlanmalıdır? Bilgi ile gerçek arasında nasıl bir bağlantı vardır?
İnsan için gerçeğin verileri makro evrende gizlidir. Gerçek olan, onun dış dünyadan duyuları aracılığıyla elde ettiği verilerin kendi aklının süzgecinden geçip bilgi formatına dönüşmesiyle zihninde bir netlik kazanır.
Evreni oluşturan en temel iki unsur zaman ve mekândır. Gerçeğin zeminini oluşturan bu unsurlar, evrendeki varlıkların kendine has varoluşlarını sürdürmesini sağlar. Zamanın ve mekânın bir varlığı olarak insanoğlu tarafından üretilen bilgi, evrensel bir yol göstericidir. Kültür ise; tarihsel ve toplumsal gelişme sürecinde yaratılan maddi ve manevi değerlerin tümüdür. Toplumun yaşayış ve düşünüş tarzını oluşturan birikimdir. Fakat kişinin kendi gerçeği ve gerçeğin katmanları bu yazımızda daha kapsamlı ve derin bir analizi hak etmektedir. Neticede engin diyarlara açılan bir galaksiden ve onun realitesinden söz etmekteyiz. Üstelik insanoğlu ve onun kendi mikro evreni, bu bütünün oldukça küçük bir parçasını oluşturmaktadır.
Anne rahminden dünyaya gelen bebek dirimsel bağ aracılığıyla hayatla olan ilk temasını gerçekleştirir. Henüz korunmaya ve sevgiye muhtaç olan bu varlık için gerçek olan kapalı bir kutudur. O, ilerleyen yıllarda kendi ruhsal gelişiminin meyvesini alabilmek için gerek hayatın ışıldayan yönüyle gerekse de karanlık yüzüyle nitelenmeli ve iyi ile kötüyü ayrıştırabilmelidir. Hayatın karanlık yüzü bizi ruhsal anlamda bir karadelik gibi içine çekebilir. Kaygının dondurucu ve felç edici etkisi ise hayatımızı bir karabasana çevirebilir. Ancak bu olumsuz duygular ne kadar güçlü olursa olsun, inancın gücüyle filizlenmiş olan dirimsel bağ bireyin manevi zenginliklere olan bağlanımını güçlendirecek ve hayatın aydınlık tarafına olan ilgisini korumasını sağlayacaktır.
İyilik ile kötülük gerçeğin iki kutbu gibidir. Pek çok durumda iyilik kötünün, kötülük ise iyinin içinde gömülüdür. Bunun yanında bu gerçekler göreceli kavramlardır. Birey gerçeğin iyi yüzünü çoğu zaman mutluluk, huzur veya sevgi olarak algılarken kötü yüzünü sefalet, mutsuzluk veya keder olarak değerlendirir. Kader kavramı ise; içinde yolumuzu bulmaya çalıştığımız bir labirenttir ve bize bu labirent içerisinde doğru yolumuzu bulmamızı sağlayan şey kendi usumuzla ürettiğimiz bilgidir. Biz edindiğimiz bilgi ve aklımız sayesinde hayatın gerçekleri ile kurduğumuz bağlantıları kavrayabilir ve kendi varoluşumuzu aydınlığa taşıyacak olan tecrübeleri elde edebiliriz.
Kader, yani alın yazısı labirenti içinden geçilen zorluklarla dolu bir yoldur. Bu yol bazen bir oyunu, bir savaşı veya kumarı andıran tuzaklarla dolu olabilir. Bu yol bir oyun olarak algılandığında birey, içinde bulunduğu entrikalar zincirinde aradığını veya arzuladığını elde edebilmek için çeşitli taktikler geliştirerek hedefine ulaşmaya çalışır. Reel dünya bir savaş halini aldığında kişi zırhını kuşanır ve onun hayatı bir gerilim ve savaşım hali alır. Hayat yolculuğu bir kumar haline geldiğinde ise; kişinin en büyük kozu kendi şansıdır. Bu durumda bireyin hayatında hep bir risk bulunacaktır. Zaman zaman zihnimizde beliren düşünsel belirsizlikler veya ikilemler, aslında kaderin uçsuz bucaksız çıkmaz sokaklarında kendi yolumuzu bulmaya çalışırken yaşadığımız zorluklardır. İçimizdeki kaygıyı kontrol altına alabilmek için gerçeğe adapte olmalı, kendi doğrularımızın ve yanlışlarımızın farkındalığına vararak önümüzde uzanan yolu aydınlatmalıyız. Bunu üstlenecek olan ise; kendi usumuzdur.
Gerçeğin aydınlık yüzünü oluşturan ve yaşarken sahip olabileceğimiz çok önemli bir nimet daha vardır: Sevgi…
Gerçek bir sevgi insanın yüzüne aynayı doğrultan bir nimet, kendi eksik parçasını tamamlayan bir değer ve ruhuna hayatiyet kazandıran bir maneviyattır. İnsanlar için sevgi çok yönlüdür. Kişilere, kendimize ve doğaya karşı duyduğumuz sevgiyi körelten ve onun kötü bir şekilde algılanmasına neden olan etmenler ise bencillik ve hırstır. Bu duygular, duyduğumuz saf sevginin kirlenmesine neden olurlar. Kimiler için sevgi bir illüzyondan, yani koca bir yalandan ibaret olsa bile asla hırs ve bencillik uğruna bireyin kalbinden koparılmamalı ve lekelenmemelidir. Bu deneyim, kişiyi duygusal yaşamının doruk noktasına ulaştıran bir mucize gibidir. Bir yandan yüreklerin bir kesişmesi iken, diğer yandan kişinin hayatla bütünleşmesidir ki; bu da bize aşk kavramını çağrıştırır. Âşık biri, kendisi gibi tutkulu olan partneri uğruna her şeyi, herkesi karşısına alabilir ve serzenişte bulunabilir. Çünkü aşk bireyin ruhunun özgürlüğü, hayattan aldığı nefes ve yaşamının anlamıdır. Belki de onun yegâne var olma nedenidir. Üstelik aşk en güçlü ruhsal mevcudiyettir.
Hayatın en ulvi özelliği, iniş ve çıkışlara rağmen bir denge içerisinde olmasıdır. Birey kendi ruhsal dinginliğini kurulu olan bu doğal sistem vesilesiyle sağlar ve bu durum, kendi kişiliğinin benimsediği bir felsefe haline gelir. Aydınlık ile karanlığın, güçlü ile güçsüzün, iyi ile kötünün yani bütün zıtlıkların birbirleriyle kurduğu bu yüce bileşke onun kendi benliğinde kuracağı denge ile taçlanır.
İnsan gerçeğin kendisinden kaçamaz; aksi takdirde yalnızlığa doğru sürüklenir ve kaderin bir mağduru olarak kendisini hayattan yalıtırken ruhsal sağlığını yitirir. Kişi kendi gerçeğinin yolunda yürümelidir. Yani kendi yazgısından kaçmamalı, bilakis onu kabullenmelidir. Çünkü o bu şekilde kendi özünü bulup kaderin daimi engellerine karşı başkaldıracak ve gerçeği içselleştirdiği ölçüde kendi özü ile birlikte bir varoluş içerisinde olacaktır.
Keder bir yağmur bulutu gibi üzerine çökse de, kader onu kendi ağlarına sarıp sömürse de bireyin sahip olduğu en büyük güç sevginin ve hayatiyetin mucizesidir. İşte bu, gerçeğin aydınlık tarafıdır. Onun içindeki karanlığı aydınlatan ve kendi manevi tümörlerini sağlığına kavuşturan hayatın parıldayan yüzüdür. İnsan bu nimetler için yaşamalı ve çevresindeki hayatı yaşatmalıdır.
Gerçek hayat metaforik açıdan kendisine has iletilere, yani mesajlara sahip pek çok göstergeyi içinde barındırır. Bu mesajlar, bireyin zihnine çeşitli uyarılarda bulunur ve iz bırakır. Göstergelerin verdiği mesajlar zihnimizde kendisini belli eden gerçeğin geniş bir şablonu haline gelir. Sonuç itibariyle insanoğlu kendi algıladığı gerçeğin dışına çıkamayacaktır; çünkü bu yabancı ve algılanamayan alan gerçek dışıdır.
Durum şu ki; birey, hiçbir zaman gerçeğin bir kuklası haline gelmemelidir. Gerçek olan onun tarafından kullanılmalı, yoğurulmalı ve idrak edilmelidir. Gerçeğin kendisi bireyin zihni tarafından doğru bir şekilde değerlendirildiğinde hayata dair derin bir yargı ve izlenim elde edilir. Bu şekilde o, hayatına yön verecek olan kaptandır artık. Eğer ki; birey, hayatında özerk ve kendisine yeten bir konuma gelemez ise; gerçeğin engin iradesi onu kullanır ve kontrol eder. Bu durumda kendisini özgün ve anlamlı kılan niteliksel farklar gerçeğin iradesinde eriyerek aynılaşır ve neticede birey sıradanlaşır.
Gerçeği fenomenal bir girdaba benzetirsek, bu girdap bireyi kendi yörüngesi etrafına çekecek ve ona zihinsel açıdan bir imgelem sağlarken ruhuna hareketlilik getirecektir. Çünkü olgular dinamik ritimleri olan gerçekliklerdir ve çevresindekileri etkisi altına alırlar. Hareketli bir format dâhilinde olgular, kendilerini belli eden canlı göndermelerde bulunur. Zihin tarafından idrak edilirken kendi içerdiği temayla özneye nitelik kazandırır; keşfedilmeyi ve algılanmayı beklerler.
Birey, eğer ki; kendi hayatının gerçeğinin farkına varmak ve varoluşunu anlamlı kılmak arzusunda ise; ruhsal tekâmül seviyesini arttırmalıdır. Bu süreçte onun yegâne ihtiyacı kendi usu ve iradesidir. Ancak bu engebeli yolculukta gerçeğin farkındalığına varıp ona merakımız ile yönelirken kaygıya asla teslim olmamalıyız. Gerçeğin bireyin zihnindeki portresi en değerli tuvaldir ama kaygı(!), bu tuvale asla bulaşmaması gereken kara bir lekedir. Başka bir deyişle kaygı, gerçekle aramıza giren bir karabasandır ve bu durum ne yazık ki; ezelden beri insani bir dram halini almıştır. Ölüm bizi bulana, zaman çizgimiz kırılana dek o ensemizden asla ayrılmayacaktır. Ruhumuzun karanlık tarafı, huzurumuzun katili ve sevgimizin bir düşmanı olarak hep tetikte bekleyecektir. Ancak inanç da en az kaygı kadar güçlü bir duygudur ve onun sayesinde kendi hayatımızı anlamlı kılabilir ve aradığımız ışığı bulabiliriz.

