Bilinmeyen gerçeklere karşı güdülen “merak” içgüdüsü, insanı değerli öğretilere ve tecrübelere ulaştıran bir kaynaktır. Fakat değinilmesi gereken önemli noktalardan biri tekil bireyin “merakının” oluşumunu sağlayan “farkındalık” yetisinin oynadığı gizli roldür. Kişi, farkındalık aracılığıyla kendisini ve hayatı hissedip sezmektedir. Bu yeti, onun hayatında yaşayacağı bütün deneyimlerin bir alıcısı ve bildireni olacaktır. Farkındalık sayesinde, gerçek dünyanın bilincine varıp idrak ettiği deneyimlerin kendi zihninde oluşturduğu imgeler ve izlenimler, onun hayat anlayışına ve kendisine belirli nitelikler kazandırmaktadır. Bir değişim içerisinde olan onun manevi iç-dünyası, dış dünyayla arasında bir bağlantı görevi üstlenmekte ve gerektiğinde iradeyi yönlendirmektedir. Bunun yanı sıra bireyin güttüğü “merak” içgüdüsü, onu aradığı gerçeğe doğru entegre ederek manevi iradenin devinimine vesile olmaktadır. Bu noktada “merak”, “benin” geçmişte idrak ettiği verileri bir rehber gibi kullanarak (akıl yoluyla) kendi rotasını, manevi iradenin anlamsal içeriğine göre belirlemektedir.
Dış dünyadan aldığı verileri kendi bilişsel yetilerinin süzgecinden geçiren birey, elde ettiği anlamsal zenginliklerle manevi iradesini zenginleştirmektedir. İnsan benliği, kendi varoluşunda edindiği deneyimlerle içindeki biricik evrenin kendine özgü gerçekliğini güçlendirmektedir.
İsterseniz herkes için geçerli olan bir başka hayat unsurunu, yani insanın yaşadığı acı dolu deneyimlerin yarattığı olumsuz etkilere bu yazımızda yer verelim. Bu tür deneyimler, kişinin kendi özünü asimile eden etkenlerin başında gelir. Yazının ilerleyen bölümlerinde de belirteceğim gibi, insanın hayatında çektiği acılar, manevi iradesinin sağlıklı işlevinin zayıflamasına neden olmaktadır.
Hayatı tanımak, kaderin karanlık yüzünü yaşamayı gerektirir. İşte o zaman biz, gerçeklerin bilincine varıp ruhsal açıdan olgunlaşırız. Belki bir kayıp yoktur bu süreçte ama yaşanılan bir sıkıntı vardır. Saflığımızın yerini alan olgunluğun daha belirginleşmiş bir hali ve keder vardır. Ayrıca bireyin artan edinimleri ve gelişen yetileri sayesinde varoluşunu bir o kadar keskinleştirmesi söz konusudur.
Bireyin ruhsal devinimine aracılık eden en önemli unsurlardan biri “meraktır.” Peki, “merakın” oluş nedeni sadece ruhsal açıdan bir rahatlama isteği midir? Yoksa sıradan bir insanın aradığı bir imgeyle bütünleşme isteği midir? Bu durum hayatın gizemini arayan bir kişinin zihinsel yetilerinin yarattığı bir kurgudan mı kaynaklanmaktadır? Eğer bu süreci derin bir şekilde sorgularsak, “merakın” kişiyi bazen ruhsal açıdan rahatlatmak ve bir haz elde etmek, bazen de kendi içindeki belirsizlikleri veya anlamsızlıkları gidermek amacıyla yönlendirdiğini fark etmekteyiz. “Merak”, içimizde tetiklenerek artan anlamsızlık duygusunu azaltabilmek için “benin” gösterdiği bir yönelim olmaktadır.
Tinsel açıdan bir derinliğe sahip olan insanın gizemli iç-dünyası, kendisine karşı belirli istekler talep eder. Hayatı yorumlama, değerlendirme ve yargılama gibi öznel yetilere sahip olan birey, gelişen ve derinlik kazanan manevi iradesini duygusal açıdan beslemek zorundadır. Sonuç olarak kişi hayatını olumlu açıdan şekillendirmek ve kendisi için anlamlı olana yönelmek ister. O, kendi içinde beslediği fantezileri, düşünsel soru işaretlerini ve iradesinin güttüğü istekleri yeterli bir düzeyde karşılamalıdır. Fakat günümüz insanının en büyük problemi, kendi manevi iradesini kaybetmeye olan eğilimidir. Bu süreçte o, ruhsal açıdan derin bir boşluğa doğru sürüklenmektedir.
Günahkârlıklar, kişisel çıkarlara meyilli olma, acımasız olma, inançsızlık, açgözlülük ve çeşitli patolojik bozukluklar kişinin kendi manevi iradesinin sağlığını kaybetmesinden doğan sonuçlardır. İnsana özgü bu sorunlar, onun hayatında yaşadığı ağır deneyimlerin kendi manevi iradesi üzerindeki olumsuz etkilerinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda ruhsal açıdan dinginliğin yitimi ve bireyi belli bir arayışa doğru sevk ettiren nedenler vardır. Kişinin hayatında bir arayışa doğru yönelmesinin nedeni, kendi içinde eksik olduğuna inandığı bir şeyi telafi etme isteğidir.
Peki, beş yaşındaki bir çocukla otuz beş yaşındaki bir yetişkinin ruhsal açıdan birbirinden farkı ne? Birisi kendi iç-dünyasıyla barışık bir halde, yaşama olan sevinci, coşkusu ve keşfetme heyecanıyla yanıp tutuşmakta; öteki ise, kendisine ve hayata karşı beslediği olumlu duyguları kaybedip, edindiği olumsuz yargıları inanca bağlamaktadır. Kısaca kendisini bir tatminsizlik, karamsarlık ve anlamsızlık duygusu içerisinde bulmaktadır.
Tecrübe edilen ağır deneyimlerin ve çekilen ızdırabın kişiyi ruhsal anlamda git gide yalnızlığa doğru sürüklediğini ve hayatla olan dirimsel bağına ket vurduğunu biliyoruz. Bu süreçte o, hayatın güzellikleri ve kendi varoluşu hakkında savunduğu fikirleri yanlış algı ve yargılarla olumsuz anlamda değiştirmektedir. Mahrumiyet duygusunun güçlenmesiyle kendisini hayattan yalıtmaktadır. Yaşanılanlar yüzünden kendi hayat algısı ve anlayışı siyaha bürünmektedir.
Bireyin kendi manevi iradesi olan “öz-benliğin” işlevinin zayıflaması, onun ruhunda yoksunluk duygusunun güçlenmesine neden olmaktadır. Gelişen ruhsal sıkıntılar, onun hayatla ve kendisiyle olan bağını zayıflatarak yıkımı önce içeride başlatmaktadır. Yaşanılan acı dolu deneyim bu noktada kaygının başlangıç ve çağrı sebebidir. Çekilen acı ve ızdırap, derinlerde saklı olan kaygıyı ortaya çıkarmaktadır.
Tamamen insana özgü olan bu varoluş sorunu, bireyin kendisine manevi açıdan haz sağlayan doğal nimetlerden elini çekmesine ve hayatla arasında kurulu olan dirimsel bağı kaybetmesine neden olmaktadır. Kaygı, onun içindeki manevi zenginlikleri gölgeleyerek hayatını ruhsal açıdan bir sefalete doğru sürüklemektedir. Bu his güç kazandıkça anlamsızlık, yalnızlık ve umutsuzluk ile ilgili pek çok duygu ve düşünce “ben” içerisindeki mevcudiyetini güçlendirmektedir. Kaygı bireyin ruhsal damarlarında akarken, onun yaşama olan sevincini ve canlı hayat ritimlerini bastırarak kendisini hissettirmektedir. Benlikte yarattığı yıkımlarla umudun kırılmasına ve onun kendi içine doğru kapanmasına neden olmaktadır.
Bireyin kendi manevi iç-temasına göre rotasını belirleyen “merak”, “öz-benliğin” sağlıklı işlevini yavaş yavaş kaybetmesiyle birlikte iradenin kontrolünü “egoya” devreder ve bunun sonucunda “dirimsel bağ” da zayıflar. Böylelikle birey hayatın anlamından ve doğal nimetlerinden giderek uzaklaşır. Manevi iradesi kırılan birey, artık “egonun” komutasında, sırf bencilce isteklerini karşılamak için hayatın anlamsız yönüne doğru ilerleyecektir.
Artık bireyin önem verdiği tek şey, kendi dürtüsel açlığı ve açgözlülüğünün neden olduğu tatminsizliği telafi etme amacıdır. “Ego”, “öz-benliğin” gücünü kaybetmesiyle birlikte ipleri eline almıştır. İçinde güçlenen açgözlülüğü doğrultusunda tüm dikkatini kendi bencilce isteklerinin sesine veren birey, “egonun” belirlediği istikamete doğru sürüklenir. Esasında faydalı bir amaç için var olan “öz-benlik”, artık “egonun” çıkarları için işlev görmeye başlar. “Öz-benlik”, artık “egonun” önderliğinde, dünyevi hazların peşinde koşan kişinin eski kayıp parçasıdır.
İnsanın özgeci bir yönünün de olduğunu vurgulayan ve bilinen kalıplaşmış bir söz vardır: “Bir insan ya kendisi için ya da başkası için yaşar.” Her halükarda kişi, kendi varoluş sıkıntısını hafifletmek için bu iki yaşam tarzından birini seçer. Fakat önemli olan sadece bireyin kendisi için uygun gördüğü yaşam tarzı değil; kendi özüyle kurduğu manevi bağı kaybetmeden hayatı kucaklayabilmesidir.
Kaleme alınan bu yazıda da belirttiğim gibi, manevi irademizin (öz-benlik) yaşanılan ağır deneyimler yüzünden sağlıklı işlevini yitirmesi, günümüz insanının en önemli sorunudur. Kaygının “ben” içerisinde güç kazanıp kişiyi derin bir boşluğa doğru sürüklemesi varoluşumuza içkin bir zaaftır. Netice itibariyle, bireyin tutkuyla peşinden koştuğu dünyevi hazların kendisini yeterince tatmin edememesi, onun varoluş sıkıntısını iyice arttırmaktadır.

