Manevi iradesi kaderin buyruklarıyla yoğrulmamış; başka bir deyişle, kendi varoluşunun gerçeklerini yadsıyıp nitelik kazanmamış bir ben(!); henüz çizgileri belirginleşmemiş bir portre, filizlenmemiş bir tohum, edimsel hale dönüşmemiş bir potansiyel olarak varlığını sürdürür. Bireyin kendi içindeki potansiyeli edimsel hale dönüştürecek olan etki(!), tecrübe edilen deneyimlerin aklın süzgecinden geçerken benlik içerisinde yaratacağı devinimle mümkündür. Bu devinimin gizi yaşanılan deneyimlerin niteliğinde ve yaratacağı ruhsal etkide gizlidir. Birey, yaşayacağı pek çok deneyimle birlikte ruhsal açıdan nitelenecek ve gerçek hayatın anlamı onun “öz-benliğinde” filizlenmeye başlayacaktır.
Kişi kendisi ya da hayatıyla ilgili gerçekleri öğrenmek maksadıyla bir yönelim içerisindedir süregiden zaman boyunca. Onun ruhsal açıdan gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez; ancak gelişime yönelik isteği zamanla azalabilir. O, kendi adımlarını doğru bir şekilde atmak için hayata ve kendisine yönelik kapsamlı bir bilgi birikimine ve farkındalığa sahip olmalıdır. Onu bilgiye ve farkındalığa götüren yol kendisi için gizemini koruyan gerçeklerin sır perdesini aralayan “merak” iç-güdüsünden geçer. Ancak bireyin “farkındalık” yetisi olmadan “merak” iç-güdüsünün oluşması mümkün değildir. Nitekim kişi, “farkında” olduğu gerçeğin (iç-gerçeklik) temasına göre kendi “merak” iç-güdüsünün istikametini belirlemekte, yani iradesinin dümenine yön vermektedir. Dolayısıyla bireyin iki önemli yetisi olan “farkındalık” ve “merak” birbirlerinden soyutlanamayacak kadar oluşmuş bir bütün, onun manevi yetilerini kökünden etkileyen aynı madalyonun iki yüzüdür.
Birey ne kadar naif ise; onun “merakı” yani gerçeğin gizemini arayan yönü de bir o kadar güçlü olur. Hayatına anlam katmak ve manevi açıdan zenginleşmek isteyen herkes yaşamlarında belli bir dönem arayış içerisinde olurlar. Söz konusu birey kendisini ilgilendiren gerçeklerin farkına vardıkça içinde bulunduğu arayış süreci sonlanacak ve hayatın nimetlerine sarılarak kendisi ile hayat arasındaki bağı güçlendirecektir.
Bireyin gerçek hayatla kurduğu dirimsel bağın kuvveti, “öz-benliğin” sağlıklı işlevine bağlıdır. Kişi başkalarını gözlemlerken kendisini keşfeder; tecrübe ettiği deneyimleri mantıklı bir şekilde değerlendirerek ufkunu genişletir. Böylelikle hayat hakkında veya kendisini ilgilendiren konularla ilgili bir “farkındalık” sahibi olur. Onun iç-görüsü, “öz-benliğin” olgunluğuyla gelişir.
“Ego”, kendi bencilce isteklerini yerine getirmek ve haz elde etmek için iradeye yeni hedefler belirler; bu durumda bireyin iradesini yönlendiren yeti “egodur.” “Öz-benliğin”, yani manevi iradenin anlam arayışı ile “egonun” bedensel güdüleri tatmin etme isteği onun hayata olan yönelimini belirler. “Merakın” gücünü belirleyen husus ise; bilinmeyene ve gizemli olana karşı güdülen ilgi ve keşfetme isteğidir.
Kendi varoluş sürecinde sıkıntılı ve zor bir durumda kalan bireyin sahip olduğu “farkındalık” yetisi, gerçekleri doğru bir şekilde analiz edip faydalı çıkarımlar yapabilmesi açısından elzemdir. “Farkındalığın” zayıflaması durumunda kişi kendi ruhsal bütünlüğünü sağlayamadığı gibi mesleki veya özel hayatında güçlü bir duruş sergilemekte zorlanmaktadır. Daha da önemlisi “öz-benliği” zayıf birinin hayatla güçlü bir dirimsel bağ kurabilmesi mümkün değildir. Bu durumda o hayatla güçlü bir bağ kuramadığı için kendi içinde yalnız ve manevi açıdan yoksun bir ruhsal yapıya doğru sürüklenmektedir. Nitekim “öz-benlik”, bireyin kendi manevi haznesi ve öz-kimliğidir. Sağlıklı bir manevi irade kişinin kendi varoluşunu ve hayat kalitesini belirleyen en önemli unsurlardan biridir.
DEVAMI İKİNCİ YAZIDA…

