Scroll Top
Narsizme Giden Yol

Kişi hayatı yaşarken ve gerçekleri değerlendirirken daha ego-santrik bir tutumla, daha sübjektif bir bakış açısıyla kendisini var eder ve…

 Devamı:

  Genetik miras veya çevresel faktörler sonucu “öz-benliğin” doğasının pasifize olması, bireyin sağlıklı olmayan ruhsal bir belirlenim yaşamasına ve manevi iradesinin kan kaybetmesine neden olur. O, bu olumsuz değişim ve belirlenimle hayatın sevgi evinden uzaklaşır. Bu süreçte, pasifize olan ‘öz-benliğin’ çaresiz durumundan faydalanan ve savunmacı şekilde güçlenen sağlıksız ‘ego’, iradenin birlik ve bütünlüğünü kontrol eder. Böylelikle “egoyu” önemli ölçüde dizginleyen en önemli yeti devre dışı kalmış olur.

  “Öz-benliğin” işlevinin tamamen ortadan kalkması mümkün değildir; çünkü her kişi belirli bir ölçüde de olsa tinsel bir derinliğe ve iç-görüye sahiptir. Fakat “öz-benliğin”, yaşanılan ağır deneyimin ya da deneyimlerin yıkıcı etkisinden arınamaması, onun manevi iradesinin zamanla asimile olmasına neden olur. İlerleyen zamanla birlikte, “öz-benliğin” geri çekilmesi sonucu belirginleşen ‘egonun’ gölgesi, işlevi azalan ‘öz-benliğin’ üzerini örtmeye başlar. “Öz-benlik” artık eskisi gibi hayatla güçlü bir bağ oluşturamaz; dolayısıyla aktif değil, pasif bir rol almaya başlar.

  Not: “Ego” bu noktada dışarıdan bakıldığında güçlü ve baskın görünür, fakat içsel olarak hâlâ kırılgan ve hassas kalır. Bu ikili durum, narsistik kişiliklerin tipik psikodinamik profilini oluşturur: görünür kudret ile bilinçaltı kırılganlık yan yana var olur.

  “Ego”, “öz-benliği” zehirler ve bencillik tutumunu ona aşılar. Bu bir dönüm noktasıdır artık. Kişi hayatı yaşarken ve gerçekleri değerlendirirken daha ego-santrik bir tutumla, daha sübjektif bir bakış açısıyla kendisini var eder ve özellikle “egosunu” tatmin etmek onun için birincil hedef konumuna yükselir. Bireyin gözünde hayat o eski anlamını kaybeder ve sığınılacak bir liman, tercih edilecek bir sığınak veya uğrak olmaktan çıkar. Onun tutunabileceği tek bir dal kalmıştır; o da kendi “egosudur”. Kişinin kendisi ve hayatla arasındaki dirimsel bağın zayıflaması neticesinde, dış dünyaya dönük ilgi odağının zamanla kendi “egosuna” yönelmesi, narsistik bir kişilik profilinin oluşumunu tetikler. Bu durumda birey, mevcut ilgi ve sevgi yatırımını kendisine yapar. Kişi için artık önemli olan hayat ya da hayatın güzellikleri değil, kendi bencilce istekleri ve çıkarlarıdır.

  Ağır eleştiriler, başarılarının fark edilmemesi, sosyal reddedilme, küçümsenme ve üstünlük duygusunun sarsılması narsistik bireyleri derinden etkiler. Çünkü narsistik kişiliklerde dışa dönük, baskın ve güçlü görünen “ego” kişinin davranışlarını yönlendirse de bilinçaltında hâlâ hassas ve kırılgan yönler barındırır; görünürdeki kudret ile içsel hassasiyet arasındaki bu karşıtlık, söz konusu kişilik profilinin çelişkili doğasını ortaya koyar.

  Narsist kişi kibirle beslenir; hele ki önemli başarılara imza atmışsa. Onun içinde büyüyen haklı gösterilme isteği, “öz-benliğin” zayıflığından faydalanan ‘egosundan’ kök alır. Büyüyen “egosu” ve kibriyle kendisini göklerin efendisi zanneden birey, başkalarını manipüle ederek tatmin olur ve öz-güvenini güçlendirdiğini sanır. O, egoist bir yapıya sahip olduğu için asla kendisinden taviz vermez ve kişiliğiyle sosyal çevresindeki iktidarını pekiştirir. Kendisini standart değerlerin çok ötesinde, üstün biri olarak lanse ederken aslında manevi özgürlüğünü kaybetmiş bir tutsak ya da aynanın karşısında sadece kendisini gören tutkulu bir âşık edasıyla ömrünü tüketir. Manevi iradesinin pasifize olmasıyla duygusal derinliğini yitiren ve hayata karşı duyarsızlaşan birey, zamanla içindeki karanlığa teslim olur. Bu birey, çektiği ıstıraplar için başkalarını suçlar ama kimseyi kendi tekilliğine dokundurmaz. Onun kendisine göre çarpık ve değişmeyen doğruları vardır. Nitekim başına gelen her hadisede mağdur ve haklı olan kendisidir. Bu kişi çevresindeki ilgiyi toplamak için ötekileri aşağılar ve güçlünün hakkaniyetini oynayarak kendi gururunu başkalarına okşatır. Çünkü o kendi gözünde biriciktir.

  Narsist bir kişi kendisini mükemmel bir insan olarak algıladığı için sosyal çevresinde de mükemmel ve kusursuz biri olarak tanınmak ve el üstünde tutulmak ister. Dışarıdan bakıldığında bütün dikkatleri kendi üstüne çeken bir marka, içeriden bakıldığında ise kalbine ulaşılmak istenen bir hazine gibi olmayı diler. O ulaşılmazdır, göklerin ötesindedir; çünkü kendi üstünlük armasını kendisine karşı duyduğu gözü kör aşkla somutlaştırır. Çoğu zaman bir “ego” anormalliği içinde var olarak sosyal ortamlardaki bütün dikkati bir paratoner gibi kendi üstüne çekmeye çalışır. Karşısındakini kendi paranoyaları ve değişmeyen doğruları nefsinde yönlendirir.

  Narsist, dolayısıyla çıkarcı bir kişilik profiline sahip bireyin amacı sevgiyle var olmak ya da manevi açıdan zenginleşmek değil, sahip olmaktır. “Egonun” güç kazanmasıyla kendi içinde bir karadelik gibi büyümeye başlayan açgözlülük, ona telafi edilemez bir tüketme ve sahip olma ihtirası sağlar. O, istediklerini elde etse bile çevresine karşı talepkâr ve gaddar bir şekilde davranmaya devam edecek, fakat pasifize olan “öz-benliği” yüzünden kendi bozulan ruh sağlığının farkına varamayacaktır. Çünkü bir insanın kendi mevcut psikolojik durumunun farkına varabilmesi için yeterli bir iç-görüye sahip olması gerekir.

  O, diğerleri üstünde psikolojik bir üstünlük kurup “egosunu” tatmin etmeye çalışacaktır. Böylelikle gösterdiği acımasız tutumla çevresindekilere haksızlık edecektir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, onun empati kurabilme becerisini kendi “öz-benliğinin” pasifize olması nedeniyle kaybetmiş olmasıdır. Peki, söz konusu bireyi hayata karşı duyarsızlaştıran ve onu hayatın sevgi evinden tecrit eden şey nedir? Nasıl bir etki, bireyi yalnızlaştırmış ve onu bencil biri kılmıştır?

  Kişinin hayatla dirimsel bir yapıya sahip olmasını ve içindeki manevi zenginliklerin büyümesini engelleyen şey yine gerçeğin kendisidir. Ama bu gerçek, bireyi dumura uğratarak onun hayata karşı beslediği sevginin ve inancının zedelenmesine neden olmuştur. Kendi zaman çizgisinde başına gelen bu hadise onu derinden sarsmıştır. Tüm bunlar, gelişmekte ve olgunlaşmakta olan, ayrıca hayata karşı büyük bir ümit besleyen her genç bireyin karşılaşabileceği durumlardır. Onlar, yaşadığı bu olaylar neticesinde hayatın acı gerçeklerinden bir pay alır ve gerçeğin karanlık yüzünü içselleştirirler. Böylece eskisinden farklı olarak hayata dair daha gerçekçi ama bencilce bir yargı sahibi olurlar. Hayatın anlamı onların gözünde değişir. Hayat bir sevgi evi ve bahar bahçesi olmaktan çıkar. Birey, kendisine karşı bir tehdit olarak algıladığı hayata kapılarını kapatır ve kendisini kendisine koşullandırır.

  Gerek nevrotik gerekse de psikotik pek çok patolojik rahatsızlıkta bireyin “öz-benliğinin” pasifize olması akabinde yaşadığı sıkıntılar önemini korumaktadır. Ancak her şeye rağmen kişi, hayatın değişmeyen evrensel gerçeklerinin farkına vardıkça içindeki belirsizlikleri aydınlatabilir. Çünkü gerçek olan, onun kendi rehberidir. O, içinde bulunduğu durumun farkına varıp kendisine yardımı dokunabilecek pek çok nimetten faydalanabilir.

  Derin bir zihinsel yetiye sahip olan insanoğlu gerçeği kendi nefsinde anlayabilen ve zaman zaman da onu değiştirebilen bir vasfa sahiptir. Tekil bireyin tüm ihtiyacı, gerçeği net bir şekilde görebilen bir gözlem yeteneği ve kayıtsız şartsız hayatın kendisidir. Kendi öz yapısına olan realist ve rasyonel farkındalığıdır. “Merak” iç-güdüsü kisvesinde gelişen varoluş yolculuğu bu şekilde başlar. Bu yolculuk bireye kendi özünü var etme şansını verir. Buna karşın, kişinin hayatında karşılaştığı önemli gerçekleri inkâr edip yadsıması, kendi varoluşunun fitilini ateşleyecek olan devinimi sekteye uğratacaktır. Sonuç olarak, o hayata karşı yabancılaşacak ve kendi kaderinin gerçeklerini yeterince özümsemediği için içinde büyüyen belirsizliğin kefaretini hayatın güzelliklerinden uzaklaşarak ödeyecektir.

SON