Scroll Top
Manevi Doğasıyla “Öz-benlik”

“Kapitalist sistemin” pek çok olumsuz etkisi; ruhsal açıdan yozlaşmış, hayata karşı yabancılaşmış ve yalnızca dürtüsel (temel bedensel ihtiyaçlar) anlamda ne ihtiyacı olduğunu bilen bir insan profili meydana getirmiştir.

  “Kapitalist sistemin” pek çok olumsuz etkisi; ruhsal açıdan yozlaşmış, hayata karşı yabancılaşmış ve yalnızca dürtüsel (temel bedensel ihtiyaçlar) anlamda ne ihtiyacı olduğunu bilen bir insan profili meydana getirmiştir. Maddi ve manevi açıdan bir tüketim anlayışının hüküm sürdüğü günümüzde, bireyin özgür iradesi üzerinde kurulan baskıcı tutum, onun doğal ve özgün bir insan olabilme şansını ortadan kaldırmaktadır.

  Peki, özgün bir birey olabilmenin koşulu nedir? Bu konu hakkında gerçekçi ve akılcı bir yorumda bulunabilmemiz için tekil bireyin günümüz şartları altındaki pasif varoluşunu mercek altına almalıyız. Bu şartlarda onun manevi özgürlüğünün nasıl bir süreçten geçerek bastırıldığını değerlendirmemiz gerekmektedir.

  İnsan için bu hayatta iki dünya vardır. Bu, ilk çağlardan beri bilinen eski bir gerçektir. Somut ve soyut yaşam… Bilmemiz gereken şey, o hangi yaşam tipine daha çok yatkın olup ağırlık verirse söz konusu yaşamın nimetleriyle bir olup kendi gelişimini sürdürecektir. Nitekim onun için en ideal olan, iki yaşam tipi arasındaki çizginin üstünde sağlıklı ve dingin bir hayatı sürdürmesidir. Bu konumda o, manevi değerlerin hüküm sürdüğü “öz-benlik” ile dürtüsel ihtiyaçları ve bencilce istekleri karakterize eden “ego” arasında yer alır. Fakat eğer ki; kişi, soyut yaşamın dünyasına aşırı derecede bağlanırsa kendi “egosunu” bastıracak ve hayattan aldığı hazlara ket vuracaktır. Öteki şekilde ise, kendi “öz-benliğini” pasifize edecektir.

  Peki, “öz-benliğin” pasifize olması kişinin hayatında ne gibi sorunlara neden olur?

  “Öz-benliğin” pasifize olması, —yazının ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi— bireyin kendi özünden uzaklaşması ve manevi özgürlüğünün zayıflaması demektir. Bu durumda o, kendisini diğer insanlardan özgün kılan manevi değerlere karşı yabancılaşır. Peki, gerçek buysa kişinin kendi “öz-benliği” nelere kadirdir?

  “Öz-benlik”, kişinin içselleştirdiği hayat deneyimlerini usa vurmasıyla oluşan bir dünya, kendine özgü manevi bir evrendir. Tecrübe edilen deneyimlerin ihtiva ettiği anlamsal zenginliklerle büyüyen ve kapasitesi artan bu gizil güç onu ruhsal bağlamda olgunlaştıran ve aydınlatan bir işleve sahiptir.

  “Öz-benlik”, kişinin zihinsel yapısıyla oluşturduğu bütünlük içerisinde var olan ruhsal bir yetidir. Bu yeti kendisini kişiye hissettirerek veya hatırlatarak yararı dokunacak şekilde “benlik” içindeki işlevini sürdürür.

  “Öz-benlik”, “egodan” farklı olarak bedensel açıdan tatmin edilmeyi değil(!) ruhsal bağlamda beslenmeyi ve hatırlanmayı ister. “Ego” talepkârdır ve bireyin dürtüsel açlığını simgeler. “Egonun”, yani dürtüsel ihtiyaçların doyurulmaması durumunda anksiyete ve açlık oluşur. Öte yandan “öz-benliğin” manevi anlamda beslenmesi kişiyi ruhsal açıdan güçlendirir.

  Bilinçli ve olgun bir insan olmanın ilk şartı, kişinin kendisini gerçek anlamda tanımasıdır. O, zamanla kendisi ve hayatı hakkındaki gerçekleri idrak edip mantığını geliştirir. Böylelikle edindiği hayat felsefesi ve görüşleriyle olgunlaşma yolunda adımlar atar. İdealist ve hedefleri olan bir insan pek çok engeli aşıp hayatında belirli bir konuma ulaştığında kazandığı maddi zenginliklerden daha değerli bir ruhsal yetiye sahiptir artık. Bu yeti, onun kendi iç-görüsüdür. Kişiyi manevi anlamda dingin, dengeli ve bilinçli kılan bir yetidir bu. Birey bu yeteneği, kendi hayatını ve özünü daha iyi tanıyarak elde eder. Bir başka rehberlik görevini üstlenen manevi değer ise sağ-duyudur. Birey bu duyu vesilesiyle hayatında verdiği kararların doğruluk yüzdesini arttırır. Bu edinimler vesilesiyle o yeterli bir olgunluk düzeyine ulaşır ve kendisine olan farkındalığını ilerletir. Elde ettiği bu kazanımlardan türeyen ve onu ruhsal anlamda bilgeleştiren bir diğer özellik ise sağ-görüdür. Kişi bu sayede hayatın gerçeklerini derinlemesine analiz edip değerli yargılar edinir. İyi ile kötünün derin tefekkürü sayesinde kendi hayatını şekillendirir. O, iyi ile kötünün arasında var olmanın gerçek anlamını yaşadığı pek çok deneyimden ders alarak sağlar. Saydığımız bu yetiler, bireyi manevi bir zenginliğe ulaştıran “öz-benliğin” işlevi olmadan gelişemez.

  Kısacası, nasıl ki; birey, dürtülerini yani “egosunu” tatmin etmediğinde kendi yaşamını devam ettiremiyorsa, “öz-benliğin” ihmal edildiği durumlarda ise manevi açıdan ciddi kayıplara uğramaktadır. Bireyin kurtuluş yolu gerek “egoyu” gerekse de “öz-benliği” yeterli bir düzeyde doyuma ulaştıran bir anlayıştan geçmelidir. Çünkü aksi takdirde “egonun” bastırılması hayati fonksiyonlara, “öz-benliğin” bastırılması ise onun manevi doğasına zarar verecektir. Üstelik “öz-benliğin” bastırılmasıyla birlikte hayatında daha anlamsız ve manevi açıdan yoksun bir varoluş formatı içerisinde olacaktır.

  Sonuç olarak günümüz insanı, pasifize olan “öz-benliği” yüzünden hayatın anlamını ve manevi özgürlüğünü önce kendi içinde kaybetmektedir. Bu durum, onun hayata karşı yabancılaşmasına ve duyarlılığının azalmasına neden olmaktadır. Sevgi dolu yüreği katılaştığı gibi, hayatın kendisine has tınısını sezmekte güçlük çekmektedir. Dolayısıyla sağlıklı bir “öz-benliğin” varlığı ve önemi onun hayatı açısından paha biçilmezdir.