Zıtlıkların birbirini tamamladığı evrende muhteşem bir düzen vardır. İyi ile kötünün, zayıf ile güçlünün, ak ile karanın kozmosta üstlendiği görev gibi. İçinde bulunduğu ekosistemde düşünen tek hayvan unvanına sahip insanoğlunun da kendi iç-dinamiklerinin oluşturduğu ruhsal bir ahenk ve denge vardır.
İnsanoğlu, sahip olduğu fizyolojik ve ruhsal donanım itibariyle, doğanın en derin ve karmaşık varlığıdır. Varoluşunu gerçekleştirebilmek için kendi manevi iradesinin birlik ve bütünlüğünü sağlaması gerekir. Bu nedenle, kendisi ile hayatı arasındaki uyumu yakalaması ve manevi dünyasıyla güçlü bir denge kurması elzemdir.
Bireyin varoluşunu gerçekleştirebilmesi için çeşitli ruhsal ve bedensel ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçlar kendi içerisinde bir hiyerarşi oluşturur (Maslow’un ihtiyaçlar piramidi). İnsan da tıpkı diğer canlılar gibi temel dürtüsel ihtiyaçlara sahiptir; bu ihtiyaçları karşılamadan hayatını sürdürmesi mümkün değildir. Ancak insanı diğer türlerden ayıran, ruhsal ve zihinsel yapısına özgü derinlik ve karmaşıklıktır. İnsan, bu zihinsel yapıyı kullanarak kendi hayatını anlamlandırabilir ve manevi gelişimini şekillendirebilir.
Yeni doğmuş bir bebek dünyaya belirli bir genetik mirası devralarak gelir ve bu biyolojik donanım çevresel faktörlerin etkisiyle zamanla ortaya çıkar. Uzun vadeli gelişimin iç yüzünde, bebeğin beyninde oluşan hormonal ve çeşitli kimyasal süreçlerin, özellikle sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan nörotransmitterlerin işleyişi ile genetik yapının potansiyeli, onun zihinsel gelişim sürecinde etkili bir rol oynar. Söz konusu genetik donanım, bireyin ruhsal yapısını ve psikolojik eğilimlerini etkileyen önemli bir temel oluşturur. Aslında zihinsel gelişim ömür boyu devam eden bir süreçtir. İnsan, kendi fizyolojik ve ruhsal yapısının potansiyeline göre hayatında bir yönelim içerisinde olacak ve varoluşunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.
Yaşadığımız deneyimlerin hafızaya kazınması ve uzun süreli belleğe aktarılması sürecinde beynimizin hipokampus bölgesi önemli bir rol oynar. Zihinsel gelişimimizde önemli bir yer tutan biyografik verilerin anlamlandırılması ve organize edilmesi sürecinde de hipokampus aktif bir işlev üstlenir; böylece bu deneyimler uzun vadede zihinsel yapımızın bir parçası hâline gelir. Elde ettiğimiz verilerin duygusal derinliğini ve duygusal arka planını oluşturmada ise beynimizin amigdala bölgesi önemli bir rol oynar. Duyguların, motivasyonun ve bazı davranış kalıplarının düzenlenmesinde görev alan daha geniş sinir ağı ise limbik Sistem olarak adlandırılır. Kısacası zihnimizin gelişimsel rotasını belirleyen bu fonksiyonel yapılar, kendi manevi dünyamızın fizyolojik temelini oluşturan önemli sinirsel mekanizmalardır. Ancak kendi ruhsal yapımızın fizyolojik bir temele dayanması, sahip olduğumuz manevi iradenin var olduğu gerçeğini gölgelemez.
Durumu farklı bir açıdan değerlendirirsek, nörolojik açıdan beyinde gerçekleşen nörokimyasal süreçlerin gelişimi, azalması veya artması büyük ölçüde bireyin gerçek hayatta yaşadığı deneyimlerin etkisi altında şekillenir. Bu süreçte meydana gelen nörofizyolojik değişim ve gelişim, bireyin bilincinin deneyimlediği yaşamla büyük ölçüde paralellik gösterir.
“Merak”, bireyi hayatın değerli öğretilerine ulaştıran bir iç-güdüdür. Bu iç-güdü, bene özgü ve benliğe ait, yani manevi bir ihtiyaca hitap eden bir yönelimdir. Kişinin manevi gelişimini ve içsel arayışını desteklemesi için iradeyi harekete geçirir ve onu gerçeğin özüne doğru yönlendirir. Kısacası merak, bireyin ruhsal ve zihinsel gelişiminde kritik bir rol oynar.
“Merakın” yanı sıra irademizin farkındalık yetisi olan “öz-benlik”, kişinin hayatla arasında kurduğu dirimsel bağı yaşatan önemli bir ruhsal ögedir. Kişi bu yetinin yardımıyla kendisi ve hayat hakkında olumlu bir realite anlayışı geliştirir. Nitekim bireyin gerçek hayatın bilincinde olması, kendi özünün bilincinde olması ile yakından ilgilidir. O, tecrübe ettiği deneyimlerle birlikte kendi “öz-benliğini” devindirecek ve ruhsal anlamda olgunlaşarak farkındalık düzeyini arttıracaktır.
Yazının başında da belirttiğim gibi, doğanın kendine has bir dengesi vardır. Bu denge içerisinde insan, kendisini mutlu edecek veya derin bir üzüntü yaşamasına neden olacak pek çok tecrübe edinebilir. Ancak yaşanılan zorlukların büyük bir kısmı, bireyin hayatındaki önemli gerçek ve doğrulara razı olmaması sonucu ortaya çıkan ruhsal bunalım sürecinden kaynaklanır. Yine de, kaderin neden olduğu tüm sıkıntılara rağmen, herkesin kendi kalbinde kabul edebileceği bir dünya hayali vardır. Bir bakıma kişi, kendi mantığı doğrultusunda yaşanabilir olası bir hayatı ve onun hayalini yüreğinde taşır. Fakat hayat bir dengedir ve bu denge, yitirilenlerle veya edinilenlerle değişebilir.
Kişinin gelişiminde boyutsal olarak farklı fakat zamansal açıdan paralel bir şekilde işleyen ruhsal ve fizyolojik süreçlerde en önemli şey dengeyi sağlamaktır. Genç fertlerin empati uygulayan, fedakâr olan, rasyonel ve sorumlu kişilerce büyütülmesi büyük önem arz eder. Çünkü bireyin hayatındaki gelişimi hem fizyolojik hem de ruhsal kulvarlarda sürmekte, ancak nitel belirleyicilerin neticeleri kesin olarak saptanamamaktadır. Bu yüzden gerçeklerin farkında olmak ve genç bireyleri hayatın iyi yönlerini görebilmelerine teşvik etmek bizi daha çok mutlu edebilir. Böylelikle sevgimizi çevremizle büyütebilir ve sevdiklerimizin hayatını kazanabiliriz.

