Sıra dışı bireyin özünün renk tonunda belirir, kendi hayat ezgisinin işveli tınısı. O, kaderin kalıplaşmış hatlarının dışına çıkıp özgün bir ritimle var olmaya çalışırken haykırır kendi farklı sesini, farklı melodilerin oluşturduğu işveli hayat ezgisini. Nitekim bu haykırış, varoluşun en derin hakikatine yapılan anlamlı bir çağrı, haklı bir serzeniş veya umutsuz bir başkaldırış olabilir. Çünkü o kendi özgün melodisini yaratıp kaderin tekdüzeliğine karşı var olmaya çalışırken hayatın acımasızlığıyla ve karanlık yönüyle taşımak zorunda kalmıştır. Yine de o, yeni ufuklara doğru yelken açmalı ve kendi özünün renk tonunda beliren işveli hayat ezgisinin ışığında varoluşunu gerçekleştirmelidir.
Kazanmış olduğu olgunluğun bedelini hiçliğin dehşet verici etkisine karşı amansız bir varoluş mücadelesi vererek öder, kendi kaderini çizen insan. Onun yaşadıkları, gelecekte yaşayacaklarının bir hazırlanışı olmakla birlikte farkındalığının artmasına vesile olan ve ruhsal yapısını nasırlaştırıp ona derinlik kazandıran çoğunlukla hiçliğin acı dokunuşlarıdır ne yazık ki…
Bir zamanlar, hiçliğe açılan gizli penceresinden habersizce gelen anlamsızlık, umutsuzluk ve kaygı hisleriyle harmanlanmıştır, var olmanın gerçek anlamını sorgulamış olan kişi. Güzel özünü yüzüne yansıtan, erdemli ve mütevazı kişiliğiyle biricik gönülleri okşayan bir sevgi ve bilgelik çınarının en önemli sınavıdır; yaşadığı önemli zorlukların uzun vadede kendisini ilgilendiren gerçek anlamını kavraması ve kabullenmesi. Başka bir deyişle; iyinin içinde bekleyen gizlenmiş kötülüğü ya da gündüzün beliren aydınlığın karanlık yüzünü.
Felsefede “hiçlik” kavramı sadece “bir şeyin olmaması” demek değil, aynı zamanda varlıkla, bilinçle ve insanın varoluşuyla ilgili derin bir anlama sahiptir. Jean- Paul Sartre’a göre “hiçlik”, insanın içindeki boşluktur. İnsan, ömrü boyunca bu boşluğu kapatmak için bir varoluş mücadelesi içerisine girer ki; bu da onun hem özgürlüğünü hem de tutsaklığını gözler önüne serer. Heidegger’e göre ise; “hiçlik”, varlığın doğrudan karşıtı değil, varlığı mümkün kılan bir ufuk gibidir. Hiçliği anlamadan varlığı kavrayamayız çünkü hiçlik, varlığın düşünülmesini sağlayan arka plandır. İnsan ölüm sayesinde kendi varoluşunu anlar ve varlığın geçiciliğiyle aynı zamanda hayatın gerçekleriyle yüzleşerek kendi varoluşunu gerçekleştirir. Bu süreçte hiçlik hissi, bireyin varoluşunun derinliğine orantılı olarak perdenin arka tarafında konumlanıp sahneye çıkmak için ışıkların sönmesini bekleyecektir. Bu noktada insan için hiçliğin anlamı, kendi ufkunda gördüğü ölüm gerçeğinden beslenir ve ruhsal etkisinin güçlü olduğu anlarda kendisini umutsuz bir varlık olarak hissetmesine, hayatın ve yaşamanın anlamsız olduğuna ve sahip olduğu her şeyi kaybedeceğine dair bir kaygı / düşünce sarmalı geliştirmesine neden olabilir.
Varoluş insanın kendi gerçeğinin önemli bir parçası, onun kendi özüyle bir olma yönündeki daimi çabası ve devinimsel/ gelişimsel sürecin kaynağıdır. Bu noktada, tüm kâinatta olduğu gibi, değişim olgusunun temelini oluşturan evrensel aklın özneyi sadece fiziksel olarak değil, ruhsal / varoluşsal açıdan da dönüştürme gücü vardır. İnsan sürekli oluş halinde olan bir varlıktır ve hayata tutunmak için değişim yasasına adapte olmalı, zamanın akışında kendi ruhsal/ devinimsel sürecini gerçekleştirip hiçliğe karşı direnmeli yani var olmalıdır. Bu bağlamda varoluş bir özgürlük arayışı, aynı zamanda ağır bir sorumluluktur. Çünkü varoluşu sürdürmek sürekli seçim yapmak, seçtiklerinin bedelini taşımak ve kendi özünü yaratmak demektir. Gerçek anlamda varoluş bir hakikat iddiası, bir manifestodur. Yeni bir yaşam tutumu ve kendini gerçekleştirme biçimidir. Bütün engellere ve hiçliğin karanlık ittifakında doğan ezeli düşmanlara karşı gösterilen bir iradedir.
Öte yandan, zorlu varoluş sürecinin kor ateşinde dövülerek yoğrulan inanç ise; bireyin hiçliğe karşı kuşandığı manevi kalkan ve bu çetin mücadele için biçilmiş kaftandır. İnanç hiçliğin karşısında bir direniş noktasıdır, ancak hiçliğin olmadığı bir yerde inanç da zayıf kalabilir. İnanç hiçliğin derin akıntısına karşı tutunduğu anlamsal zenginlik veya karanlığın ortasında parlayan bir umut kıvılcımı gibidir. Hiçlik ve inanç birbirine zıt kavramlardır ama bireyin zihninde zaman zaman yan yana belirip varoluşun anlamını sorgulamaya zorlar ve karşıtlıklarının diyalektiğinde (tez + antitez → sentez) yeni anlam ufukları doğurur. İnanç ve hiçlik, birbirlerinin varlık nedenidir; biri olmadan diğeri anlamını yitirir.
Hayatın farklı farklı tonlarında ve gerçeğin çok boyutlu derin katmanlarında var olurken ruhsal açıdan olgunlaşmak hiçlikle yüzleşmeyi, ardından da hayata dair yeterli bir farkındalık edinimini gerektirir. Ruhsal açıdan iyileşme süreci, açılan yaraların kabuk bağlamaya başladığı andan, yani hayata ve kendimize dair farkındalığına vardığımız bazı önemli gerçeklerden yapılan faydalı çıkarımlarla birlikte gelişir. Bir yanda güzel anların yüreğimizdeki hülyası ve hiç bitmeyen şarkısı kendi yaşama sevincimizi güçlendirirken, acı gerçeklerden kazanılan doğru yargıların bir bilgi formatına dönüşerek bize farkındalık kazandırması, bize var olmanın esas anlamını ve sevdiklerimiz için mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Kısacası olgunlaşma süreci, deneyim- bilgi- farkındalık üçgeninin kurulmasından geçer. Bu noktada açılan ruhsal yaraları iyileştiren unsur, kazanılan farkındalık ile oluşan yeni hayat anlayışı olacaktır.
Yolun karanlığı olmaz, sevgi ve cesaretle yürüyene; çünkü insan yolun karanlığı ile aydınlığı arasında salınarak kendi kimliğini bulur. Sonuç olarak kişi, hiçliğin derin sessizliği ile inancın parıldayan meşalesi arasında bir var olma savaşı verirken özgürlüğünün sınırlarını keşfedecek ve kendi özgün melodisini yaratırken veya akıp giden hikâyesini tamamlarken hem hiçliğin boşluğunu hem de inancın ışığını ruhunda taşıyarak kendi varoluşunu inşa edecektir.

