Scroll Top
Locke ve Descartes’in Bilgi Anlayışı

Kartezyen felsefeyle birlikte çağdaş epistemolojinin temelleri atılmış ve tarih sahnesinde yerini alan modern çağın düşünürleri için bir…

Özet

  Felsefe tarihinde “bilgi” kavramının ve kaynağının ayrıntılı bir şekilde sorgulanmaya başlandığı Modern çağ, Orta çağın teolojik dogmalarından ve bağnazlıklarından bir kopuşu temsil etmekle birlikte, dış dünyaya ilişkin hakikatlerin iç-yüzünün kavranabilmesi için insanın zihinsel süreçlerine odaklanılması gerektiğini savunur. Modern felsefenin kurucusu olan Descartes, Orta çağda egemen olan metafizik temelli evren anlayışına noktayı koymuş ve tekil bireyin benliğini yani özneyi kendi felsefesinin merkezine yerleştirmiştir. Dolayısıyla insanının bilgiyi kavrayış şekli ön plana çıkarak mercek altına alınmıştır. Bu kapsamda edinilen bilginin kaynağı hususunda iki önemli akım sahne almıştır.

  Rasyonalizm olarak bilinen epistemolojik ekolün kurucusu olan Descartes’a göre dış dünya hakkında kesin bir yargıya varmak istiyorsak var olan her şeyden şüphe etmemiz gerekir. Bu durumda kişi ancak kendi düşünsel yetisi olan usu sayesinde gerçek bilgiye ulaşabilir. Ona göre duyu yetilerimiz ile edindiğimiz verilere hiçbir zaman güvenemeyiz, çünkü fiziksel dünyanın mahiyetine ilişkin bizi yanlış yargılara yönlendirebilmektedir. Kısaca insan, ancak kendi düşüncesinden şüphe duyamaz. Bu durumda bilgimizin kaynağı olan ideler doğuştan içimizde saklıdır. Deneyimciliğe göre ise insanın bilişsel yetilerini gerçekleştirebilmesi için deneyim zorunludur. Bütün düşüncelerin kaynağı olan duyu deneyimleridir. Locke’un öncülük ettiği bu kurama göre insan, ancak duyu yetileri aracılığıyla başlayan deneyimle gerçek bilgiye ulaşabilir. İnsan, bilgisinin malzemesini deneyden alır. Ayrıca bilgimizin alanı deneyimimiz ile sınırlıdır. Descartes’ın savunduğunun aksine ideler kişinin dış dünyayı deneyimlemesiyle oluşurlar. Bireyin zihni doğduğunda boş bir levhadır.

Giriş

  Modern Çağ Felsefesi, Ortaçağın metafizik temelli evren anlayışının yerini insanın düşünme ve bilinç süreçlerinin aldığı çığır açıcı bir dönemeçtir. Bu değişimde bireyin usunun ön plana çıkması ve önem kazanması Kartezyen felsefe ile gerçekleşir. 1Rasyonalizmin kurucusu olan Descartes modern felsefenin doğrultusunu belirleyerek gelecekteki düşünürlere kaynaklık etmiştir. Bu durumda insan öznesinin önem kazanması zihinsel süreçlerin dolayısıyla soyut bir şekilde var olan epistemolojinin sır perdesinin aralanmasını gerektirmiştir.

  Bugüne kadar bilginin kaynağı hususunda öncülük eden en temel görüşlerden ilki Descartes’in kurmuş olduğu usçuluk diğeri ise Locke’un empirizmidir. Metaforik açıdan bilginin kaynağı hususunda bir doğrunun iki ayrı ucunu temsil eden rasyonalizm ve empirizm akımları, günümüz çağdaş epistemolojinin mihenk taşını oluşturan en önemli elementleridir. Hem içsel hem de dışsal yollarla edinilen bilginin temel yetisi usçulara göre akıl, empiristlere göre ise duyu deneyimidir.2

Rasyonalizmin Doğuşu ve Cogito

  Descartes, insanın Tanrıya ve dünyaya ilişkin hakikatlerden emin olması için anahtarın bireyin düşünce ve bilinç süreçlerinde saklı olduğunun altını çizmesi yeni bir çığır açar. 3Rasyonalizm bu anlamda insanın kendi aklına olan inancını maksimize etmiş ve dini dogmalardan ve bağnazlıklardan kopuşun müjdesini vererek prangalardan kurtuluşun önündeki yolu açmıştır.

  Bilginin kaynağının akıl olduğunu savunan ve modern dönem rasyonalizme formunu kazandıran Descares’ın referans düşüncesi: “İnsan emin olmadığı her şeyden kuşku duymalıdır” sözüdür. 4Doğru ve kesin bilgiye ulaşabilmek için kuşkulanmak son derece önemlidir. Gerçeğin sır perdesini aralamak için sahip olduğumuz verileri kuşkunun süzgecinden geçirmeli ve her bir sorunun parçalara bölünerek çözülmesi gerekmektedir. 5Dolayısıyla kişi bunu ancak usu ile başarabilir. Peki, Descartes’e göre neden her şeyden kuşku duyulmalıdır?

  “Yöntem Üzerine Konuşma” adlı eserinde doğru bilgi edinmenin ve hataları önlemenin üzerine vurgu yapan6 Descartes’a göre insan bütün kanılardan sonuna kadar şüphe duymalıdır çünkü içinde yaşadığımız dünya aslında bir rüyadan ibaret olabilir. 7Bu durumda kişinin tüm duyumsadıkları gerçek değildir. Dolayısıyla, onun duyumsadıkları bir rüyadan ibaret ise hiçbir şeye inanamaz ve güvenemez. Kişinin kuramsal olarak referans edinebileceği hiçbir kesinlik olmadığından neyin rüya olduğunu, neyinse olmadığını bilebilmesi mümkün değildir.

  Bu durumda Descartes’ın gerçeğin temelini atabilmesi için şüphe edemeyeceği bir öncülden başlaması gerekiyordu. İşte bu noktada Descartes ana öncülünü “Cogito” olarak belirledi. 8Cogito:”Düşünüyorum, o halde varım” önermesi birey tarafından öne sürülen ve kendi zihninin işlevleriyle birlikte kendisini kendi içinde var ettiğinden zorunlu olarak doğrudur. Çünkü aksini ispat etmek olanaksızdır. 9Dolayısıyla, nesnel anlamda bir dayanak noktası keşfeden Descartes, dış dünyayı yani biçimsel evreni de kuşku duyulmayacak bir şekilde konumlandırmaya çalışır.

  Fakat ilk kesin bilgi olan “Cogito” kavramını yarattıktan sonra Descartes’ın bilginin kaynağı hususunda cevaplaması gereken soruları bulunmaktaydı. Bu durumda kişinin sadece kendi öz varlığı hakkında kesin bilgiye sahip olabilmesi yeterli değildi. Eğer ki, Descartes duyu deneyimlerinden gelen bilginin yanıltıcı olduğunu düşünüyorsa, dış dünyaya ve hakikatlere olan bilgimizin nereden geldiğini de yanıtlaması gerekmekteydi.

Kesin Bilginin Kaynağı

  Rüya hipotezinde de gördüğümüz gibi Descartes edindiğimiz bilgiden şüphelenmekte haklıdır. Yalnızca matematik ve Geometri gerçekliğin ölçütü açısından kuşku gütmeyen bir kesinlik içerisindedir. Matematik ve Geometri onun felsefesinde bir kılavuzluk görevi üstlenmiştir. Fakat bu durumda güvenilir bilgi yelpazesini genişletmesi gerekmekteydi. Bilginin kaynağı hususunda deneyim yolunu gözden çıkarması onun ilerleyen süreçte ciddi tartışmalara neden olacak sıra dışı bir epistemolojik kuramın serimlemesine etken olacaktır.

  O, “Felsefenin İlkeleri” adlı eserinin birinci bölümünü insan bilgisinin ilkeleri olarak adlandırır. Descartes’e göre dünyaya dair edindiğimiz bilgi bağlamında bireyin algılamalarında doğuştan gelen bir unsur bulunur.  Zihnin nesneleri ve soyut argümanları kavrayış şekli doğuştan gelen kavramsal bir aygıt yoluyla gerçekleşmektedir. Descartes bu kavrama “Doğuştan Gelen İdeler” adını verir. Doğuştan gelen ideler öznenin varoluşuna ve doğasına bağlıdırlar. Bu ideler sayesinde biz dış dünyanın mahiyetine ilişkin yargılar edinebiliriz. Birey için kesin bilgiye giden yol sadece us sayesinde gerçekleşirken, usun bu koşulda kendi özel argümanı doğuştan gelen idelerdir.10

  Locke’un kuramı Descartes’ta da olduğu gibi bireyin bilgiyi kavraması ve kaynağı olması yönüyle ele aldığı için epistemolojik, bir varlık olarak insanın mahiyeti ve varoluşuna ilişkin bilgiyi kavramsal boyutuyla ele aldığı için ontolojik bir statüye sahiptir. Ayrıldıkları nokta bireye bilgiyi kazandıran yeti hususundadır.

Usçuluğa Bir Başkaldırış

  Locke, Descartes’in ide eleştirisi üzerine yoğunlaşır ve idelere ilişkin olarak ifade edilmesi gereken şey istisnasız hepsinin bize deneyim aracılığıyla geldiğidir. “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” adlı eserinde Locke, idelerin açık ve seçik doğuştan zihnimizde bulunduğu fikrine karşı çıkarak Descates’ı karşısına alır. “İnsanın Anlama Yetisi” eserinde zemini biraz temizlemek ve bilgiye giden yol üzerindeki çerçöpü kaldırmak ifadesiyle Descartes’a göndermede bulunur. O da, ideleri zihnin nesneleri olarak takdim eder. Fakat bilginin kaynağı us değil, aksine duyu deneyimidir. 11Locke’a göre deneyim olmadan bireyin bilişsel yetilerini gerçekleştirebilmesi mümkün değildir. Çünkü deneyimden elde edilen veriler zihnin esas argümanı olmaktadır.

  Locke’a göre bilgimizin alanı deneyimimiz ile sınırlıdır. Doğuştan gelen idelerin tezini çürütmesi için birtakım referanslar üzerinde düşünür. Örneğin; tanrı idesi veya ahlaki ideler tüm insanlar tarafından kabul edilse de doğuştan olduğu kanıtlanamaz. İdeler içimizde saklı ise neden bazı insanlar cahil olmaktadır? Tüm zamanlardaki tüm kültürlerin insanlarında ortak evrensel fikirlerin bulunması da imkansızdır.12 Bu referanslardan hareketle Locke, bildiğimiz her şeyin deneyimle kazanıldığının altını çizer ve tezini keskinleştirir. Bilginin deneyimden üretildiği ilkesini mekanik bir gerçeklik görüşüyle sentezleyerek empirizmin öncüsü olur.

Tabula Rasa ve Bilginin Oluşumu

  Locke’a göre doğuştan gelen ideler ya da ilkeler yoktur; ayrıca birey doğduğunda zihni boş bir levhadan farksızdır. “Deneme” adlı eserinin ikinci kitabında Locke, ideler eleştirisini dile getirdikten sonra insan zihninin doğduğunda bir “tabula rasa” olduğunu belirtmiştir. Kısacası zihin ancak deneyimin bilgiyi yazacağı boş bir beyaz sayfa olarak değerlendirilmiştir.13

  Bu durumda edindiğimiz idelerin orijini deneyimdir. Deneyim, duyum ve düşünüm olarak iki form alır. Dış duyum, duyularımızla dışarıdaki dünyadan aldığımız verileri temsil eder. İnsan zihni bu durumda tamamen alıcı olup pasif bir durumdadır. İç duyum veya düşünüm ise, bize içsel olan bir deneyimdir ve dış duyumun aldığı veriler olmadan işlevini yerine getiremez. İç duyum sayesinde biz kendi iç dünyamızın farkındalığına varırız.14

  Duyum sayesinde dış dünya hakkında birçok veri algılarız ve düşünüm yoluyla çevremiz hakkında bir yargı ediniriz. Duyum, sahip olduğumuz idelerin büyük bir çoğunluğunun kaynağıdır. Düşünüm ise, önemli bilişsel süreçlerimiz tarafından algıladığımız ideler üzerinde işlem yapabilme ve idelerden yeni ide formları üretebilme becerisidir. İdeler ise yalın ve karmaşık olarak ikiye ayrılırlar.15

  Yalın ideler bilgimizin esas hammaddesidir. Zihin yalın ideleri duyum yoluyla edinir. Örneğin; biz bir kartopuna baktığımızda bu topun beyaz ve aynı zamanda yuvarlak olduğunu görürüz. Zihin bu cismin bir özelliğini(örneğin; beyaz) duyu yoluyla algılar ve kişinin zihninde bir ide oluşmasını sağlar. Dolayısıyla yalın ideler her şeyden önce orijinini dış dünyada bulur. İnsan zihni bu edindiği yalın ideleri birbirleriyle çeşitli şekillerde birleştirdiği veya karşılaştırdığı zaman kompleks idelere sahip olur. Düşünüm tarafından da zihnin işlevinden geçirilerek kişinin o cismi idrak etmesini sağlar.16

  Locke, zihnimizdeki idelerin bizim dışımızdaki şeylerle olan bağlantısını açıklamak için nesnelerin belirli niteliklere sahip olduğunu belirterek birincil ve ikincil nitelikler ayrımını yapar. Birincil nitelikler cisimlerin kendilerinde gerçekten var olan ve cisimden ayrılmayan niteliklerdir. Kartopu yuvarlak görünür ve o yuvarlaktır, hareketli görünür ve hareketlidir. Yani kartopu hakkında edindiğimiz birincil nitelikler(ideler) nesnedekine kesin olarak benzer. Öte yandan ikincil nitelikler ise nesnede kesin karşılığı olmayan zihnimizdeki ideleri üretir. Kartopuna dokunduğumuzda onun soğuk idesine sahip oluruz. Onu gördüğümüzde beyaz idesini ediniriz. Nesnedeki bu ikincil nitelikler bizde soğuk ve beyaz idelerini yaratma gücüne sahiptir.17 Dolayısıyla birincil nitelikler nesnel ideleri, ikincil nitelikler ise öznel ideleri üretir. Biz ikincil nitelikler sayesinde cisimlerin öznel idesini kavrarız, yani o cisimle ikincil nitelikler aracılığıyla bağlantı kurarak öznel bir yargı ediniriz.

  Sonuç

   Felsefe tarihinde gerçekleşmiş olan her akım bir sonraki akımın devindiricisi ve öncüsü olmuştur. Kartezyen felsefeyle birlikte çağdaş epistemolojinin temelleri atılmış ve tarih sahnesinde yerini alan modern çağın düşünürleri için bir ilham kaynağı olmuştur. Locke’la birlikte ise, modern bilim anlayışının mihenk taşını oluşturan empiristik yöntem kendisini göstererek insanoğlunun geleceği için bir milad olma görevini üstlenmiştir.

  Rasyonalizm ve Empirizm bir doğrunun iki ayrı ucunu temsil ederler. 18. yüzyıldaki önemli düşünürlerden biri olan Kant’ın “Transandantal Felsefesiyle” birlikte bu iki ayrı uç birleşecek ve hissetme kapasitesinden gelen duyusal içerikle zihnimizin idrak yetisi bireyin hakikat hakkında edindiği bilginin iki temel yetisi olarak kabul görecektir.

1-Şahabettin Yalçın, “Modern Felsefede Benlik”,BÜY Yay 1.Baskı, (2009): S 13

2-Şahabettin Yalçın, “Modern Felsefede Benlik”,BÜY Yay 1.Baskı, (2009):S 17-23

3-Robert Zimmer, “Felsefe Portalı”, Arkadaş Yay. 1. Baskı, (2008):S 70-71

4-Robert Zimmer, “Felsefe Portalı”, Arkadaş Yay. 1. Baskı, (2008):S 77-79

5-Descartes, “Yöntem Üzerine Konuşma”, SAY Yay. 2. Baskı, (2015):S 11-12

6-Robert Zimmer, “Felsefe Portalı”, Arkadaş Yay. 1. Baskı, (2008):S 76

7-Roger Scruton, “Modern Felsefenin Kısa Tarihi”, Dipnot Yay. 1. Baskı, (2015):S 37-39

8-Şahabettin Yalçın, “Modern Felsefede Benlik”,BÜY Yay. 1.Baskı, (2009):S 27-35

9-Roger Scruton, “Modern Felsefenin Kısa Tarihi”, Dipnot Yay. 1. Baskı, (2015):S 37-39

10-Dorling Kindersley, “Felsefe Kitabı”, Alfa Yay. 1.Baskı, (2011):S 118-121

11-Şahabettin Yalçın, “Modern Felsefede Benlik”,BÜY Yay. 1.Baskı, (2009):S 58

12-Solmaz Zelyüt, “Dört Adalı”, Doğu Batı Yay. 3.Baskı, (2012): S 56-58

13-Solmaz Zelyüt, “Dört Adalı”, Doğu Batı Yay. 3.Baskı, (2012): S 54

14-Solmaz Zelyüt, “Dört Adalı”, Doğu Batı Yay. 3.Baskı, (2012): S 58

15-Solmaz Zelyüt, “Dört Adalı”, Doğu Batı Yay. 3.Baskı, (2012):S 53-62

16-Solmaz Zelyüt, “Dört Adalı”, Doğu Batı Yay. 3.Baskı, (2012):S 61-62

17-Solmaz Zelyüt, “Dört Adalı”, Doğu Batı Yay. 3.Baskı, (2012):S 58-63

Kaynakça

Zimmer, R (2008) Felsefe Portalı. Çev. Leyla Uslu. Ankara: Arkadaş Yay.

Descartes (2015) Yöntem Üzerine Konuşma. Çev. Murat Erşen. 2.Baskı. Ankara: Say Yay.

Scruton, R (2015) Modern Felsefenin Kısa Tarihi. Çev. Utku Özmakas ve Ümit Hüsrev Yolsal. Ankara: Dipnot Yay.

Yalçın, Ş (2010) Modern Felsefede Benlik. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Zelgüt, S (2012) Dört Adalı. 3. Baskı. Ankara: Doğu Batı Yay.

Dagognet, F (2007) Büyük Filozoflar Ve Felsefeleri. Çev. Zeynep Durukal  2. Baskı. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yay.

Kindersley, D (2011) Felsefe Kitabı. Çev. Emel Lakşe  İstanbul: Alfa Yay.

Roger-Pol D (2013) Kısa Felsefe Tarihi. Çev. İsmail Yerguz İstanbul: SAY Yay.

Rene Descartes (2004) Felsefenin İlkeleri. Çev. Mesut Akın İstanbul: SAY Yay.