Bilinmezliği deşifre etmek ve yeni şeyleri keşfetmek için birey hayatı gerçeklerden soyutlamadan net bir şekilde gözlemlemeli, ayrıca ürettiği mantıklı ve yaratıcı fikirleri var olan gizemin sır perdesini aralamak için bir rehber gibi kullanmalıdır. İnsanoğlunun ilkel yaşam koşullarından günümüz uygarlığına uzanan gelişim yolculuğu bu şekilde gerçekleşmiştir. Uzun ve çetrefilli bir varoluş mücadelesinin ganimeti olan pek çok maddi ve manevi değer bu şekilde kazanılmıştır. Nitekim bu değerler, onun varoluşuna bir derinlik katıp kendisini asil ve bilgiç bir kimliğe bürümüştür. Farklı zamanlardan ve yaşanmışlıklardan elde edilen bir birikim(!) ki; onu bir çok cephede başarılı kılmıştır. Böylelikle kendi hayatına hükmetmesini ve var olmasını sağlamıştır. Ancak ne yazık ki; insanoğluna çeşitli açılardan faydası olan ve ona kendi gerçek kimliğini oluşturan bu değerlerin varlığı ve önemi, günümüzde ciddi bir tehdit altındadır.
Sahip olduğu yetilerle ve ürettiği bilgi birikimiyle kendi varoluşunu inşa eden insanoğlu, doğada kendi kendisiyle mantıksal açıdan çelişen tek canlı varlıktır. Düşünen tek üstün hayvan sıfatına sahip olmasına rağmen kendisinin neden olduğu mantıksal çelişkilerle hayatını daha karmaşık ve zor bir hale sokmuyor mu bu zihniyet? Verdiği kararları sorgulamak ve yeterli bir özeleştiri yapmak yerine sahip olduğu değerleri infaz etmiyor mu? Çeşitli zorluklara ve karmaşaya neden olan mantıksal çelişkiler, insanoğlunun kendi doğasına ve varoluşuna içkin bir zaaf değil midir? Bu zaaf, bireyin pek çok yetiye, değere ve imkâna sahip olmasına rağmen onları doğru ve mantıklı bir şekilde kullanamamasından kaynaklanmıyor mu?
İnsanoğlu, sahip olma ve tüketme hırsı yüzünden doğru bildiği ilkelerden vazgeçmiş ve yaptığı yanlışları düzeltmek yerine şeytanın atölyesini yeryüzüne indirmiştir. Yanlış olan bir şeyin zamanla doğru, doğru olarak kabul ettiği bir gerçeğin ise imkânsız olabileceğini anlamak için pek çok yanlış yapmıştır. Var olan insani gerçekleri ve doğruları çarpıtıp kendi özünden uzaklaşmıştır. Doğru veya mantıklı olduğunu düşündüğü birçok yanlışı tekrarlayıp edindiği tecrübelere ihanet etmiş ve cahillikte nirvananın sınırlarını zorlamıştır. Bardağın dolu tarafını görüp mutlu olmak yerine kendi kendisine işkence etmiş ve sahip olduğu yetenekleri kendi geleceği için kullanması gerekirken adeta bir tür harakiri yapmıştır. Prangalarından kurtulup özgürleşmek yerine çevresindeki her şeyi kontrol etme tutkusu yüzünden kendi kendisinin tutsağı haline gelmiş ve yaşamın güzel nimetlerine karşı yabancılaşmıştır. Nefsine fiziksel veya ruhsal açıdan zarar veren şeylerin kendisini olgunlaştırdığını, iradesi için faydalı ve iyi olduğunu düşündüğü pek çok unsurun ise kendisini cehalete doğru sürüklediğini kabul etmek yerine görmezden gelmiştir. Kendi inancının filizlenmesini sağlayan sevgi, aşk, onur, haysiyet gibi değerleri koruyup huzuru ve mutluluğu içinde yaşatmak yerine karanlığın ve gölgelerin cazibesine kapılıp manevi açıdan yozlaşmıştır. İyiliğin kökünü kurutup kötülüğü yüceltmiştir. Böylelikle bencillik, hırs ve açgözlülük uğruna birçok değeri hiçe sayan insan zihniyeti, yaratmış olduğu düzende, kendisinin neden olduğu mantıksal çelişkilerin bir esiri olmuş ve sahip olduğu silahların bir hedefi haline gelerek özgürlüğünü karanlığa gömmüştür. Nitekim özgürlük kavramı üzerinde düşünürsek, bizi özgür kılan şeyin yapabileceklerimizin sınırsızlığı değil, yapmamamız gereken şeylerin bizi sınırlandırıp sınırlarımızın bilincinde olmamız gerektiğini görürüz. Aksi takdirde kişi, sahip olduğu sınırsız imkânın bir mahkûmu veya kölesi olacaktır.
Tek düze ve yüzeysel bir şekilde düşünmek yerine eğer ki; insan varoluşunu panoramik bir bakış açısından değerlendirirsek, onun kendi doğru yolunu bulabilmesi için gerekli olan nirengi noktasından giderek uzaklaştığını görmekteyiz. Halbuki; bu nirengi noktasının koordinatları, insanoğlunun yüzyıllar boyunca ürettiği pek çok değerde mevcuttur. Ancak, kendisinin neden olduğu mantıksal çelişkilerle sahip olduğu birçok değeri hiçe sayan insan zihniyeti gerçek kimliğinden ve özünden uzaklaşmaktadır. İşte bu durumda o, bir öz eleştiri yapıp mantıksal çelişkilere düşmeden kendi özüne dönmeli ve sahip olduğu değerleri benimseyip kullanmalıdır. Dolayısıyla, onun bilgelik ve aydınlık yolunda yürümesi için kendi mantığını doğru bir şekilde kullanması ve hayatın gerçeklerini gözlemleyip sorgulaması gerekmektedir.
Sonuç olarak insanoğlunu tehdit eden en büyük unsur yine kendisidir. Yalnızca o sahip olduğu silahları kontrol altına alıp kendi doğasına zarar vermeyi önleyebilir. Aksi takdirde us sahibi bireyler hayatın güzel nimetlerinden faydalanmak yerine çelişkilerin hüküm sürdüğü bir varoluş formatına doğru sürüklenecektir. Onların hayatın gerçekleri karşısında akılcı bir tutum içinde olması ve kendi iyilikleri için yeterli bir öz-eleştiri yapması doğru yolu bulmalarını sağlayabilir.
Böylelikle birey içinde bulunduğu çelişki labirentinden gökyüzünün ışığına ulaşacaktır. Fakat bu durum, onun hayatın gerçeklerini ve güzelliklerini ne ölçüde içselleştirip benimsemiş olduğuyla bağlantılıdır. Günümüz insanı hayatın acı ve tatlı gerçeklerini bilmeli; görmeli ve yaşamalıdır. Gerçeklerin bilincinde olan olgun biri, ne kendi inançlarına pranga vurup susturmalı ne de doğasına ve özüne aykırı gelen bir varoluş formatı içinde hayatını sürdürmelidir. O, hayatla yaptığı sevgi alışverişiyle var olmayı bilmelidir.
Peki, çağımızın gerçeklerini mercek altına alırsak insanoğlu kendi yaratıp tercih ettiği çelişkiler girdabından çıkabilecek mi; yoksa bu sarmalın bir tutsağı olmaya devam mı edecek? Bunu bize zaman gösterecek…

