Yaşanılan olumsuz deneyimlerin neden olduğu ruhsal yaraların kabuk bağlayıp iyileşmemesi, kişinin kendi özünün doğal ve sağlıklı yapısını, yani manevi iradesinin kumaşını deforme eden etkenlerin başında gelir. Bu olumsuz sürecin derin iç-yüzünde, bireyin zihinsel süreçlerinin sağlıklı işlevinde belirleyici bir rol üstlenen “öz-benliğin” pasifize olması söz konusudur. Bu durumda kişinin kendisi ile olan manevi birlik ve bütünlüğü bozulur ki; kendilik algısının, inancının ve anlayışının bozulması onun hayata karşı beslediği ilgiyi ve duyarlı yapısını da köreltir. Öte yandan sindirilemeyen veya arındırılamayan ağır travmatik deneyimler içselleştirilir ve bireyin düşünsel, algısal veya duygu durumsal süreçlerinde patolojik bir bozukluğa neden olur.
Manevi özgürlüğünü, hayatla arasında kurulu olan “dirimsel-bağı” kaybederek yitiren bireyin dramı, kendi hikâyesindeki rolün dışına itilen bir kahramanın trajedisi gibidir. Yaşanılan acı deneyimlerle alevlenen kaygının anlamsızlık ve umutsuzluk hislerini depreştirmesi, naif bireyin zayıf “dirimsel-bağını” köreltir. Altı çizilmesi gereken husus da bu noktadır. Çünkü kendi inancını hayatın gerçekleriyle kurduğu temas vesilesiyle edinen güçlü bir “dirimsel-bağ”, bireyin yaşayabileceği ruhsal travmaların etkisine karşı koruyucu bir tampon görevi üstlenmektedir. “Öz-benliği” güçlü kılan unsur “dirimsel-bağdır.” Bu bağlamda “öz-benlik” ve “dirimsel bağ”, birbirini karşılıklı olarak besleyen ve güçlendiren iki temel ruhsal unsur olarak işlev görür. Kişiyi hayattan soğutan en önemli etken, onun hayatla ve kendisiyle olan duru bağlantısının zayıflamasıdır. Dolayısıyla yaşanılanların yıkıcı değil yapıcı yönüne ağırlık verilip acı deneyimlerden ibret alınmalıdır. Çünkü ibretin gücüyle kişi kendi inancını yeniden oluşturacaktır.
Bu yazıda ele alınan melankolik ve narsistik tipler, ağır deneyimler yaşayan bireylerde en baskın gözlenen psikolojik profiller olarak düşünülmüştür. Daha açık bir ifadeyle bu iki yönelim, ağır deneyimlere verilen önemli psikolojik tepki biçimlerinden ikisini temsil eden örnek tipler olarak değerlendirilmiştir. Bu kutupsal fark, her iki profilin içsel işleyişini anlamak için önemlidir.
Çocuklukta yaşanan duygusal ihmâl, ebeveynlerden yeterli ilgi görememek, sevdiklerini kaybetmek veya yoğun reddedilme gibi travmatik nitelik kazanmış olan deneyimler “öz-benliğin” pasifleşmesine yol açarken melankolik bir bozukluğu tetikleyebilir. Buna karşın, çocuklukta yoğun bir şekilde eleştirilme, küçümsenme, çabaların görmezden gelinmesi, sosyal gruplardan dışlanma veya hakaret ve aşağılama gibi travmatik olaylar da bireyin benlik algısını zedeleyip narsistik bozukluğun gelişmesine zemin hazırlayabilir. Bununla birlikte yalnızca eksiklik ve değersizlik değil, kazanılan büyük başarılar, sürekli takdir görmek veya övgüye dayalı toplumsal onaylar da narsistik eğilimi besleyebilir; özellikle kırılgan bir benlik yapısına sahip bireylerde bu tür deneyimler “ego” için bir telafi ve meşrulaşma mekanizması oluşturabilir. Kısacası, narsizm hem travma ve değersizlikten doğan savunmacı büyüme hem de başarı ve üstünlükle güçlenen meşrulaşma yoluyla gelişebilir. Bu farklı yaralayıcı ya da benliği aşırı şişirici yaşantı biçimleri ve bu yaşantılara verilen ruhsal tepkiler, melankoli ve narsizmin temel ayırıcı özelliklerini ve acının içsel veya dışsal işleniş biçimini açıklamak için önemli bir çerçeve sunar.
Patolojik melankoli, kişinin kendi manevi özgürlüğünü saplantısı olduğu geçmiş yaşantılarına yüklediği derin anlamlar yüzünden kaybetmesi ile gerçekleşir. Bu doğrultuda devinen olumsuz ruhsal yapının sebebi; geçmişin kederli, kuruntulu ve saplantılı yaşanmışlıkların öneminin yüceltilmesi, yani bireyin şu ana dönük ilgisinin geçmişte yaşananlar yüzünden gasp edilmesidir. Bu durumda güncel hayatın nimetleri kişideki önemini kaybeder. Melankoliye neden olan söz konusu travmalar kişinin hayata karşı olan duyarlı yapısını ve kendilik algısını zedelerken, düşüncelerine ve duygularına da olumsuz bir tema kazandırır. Onun psişesindeki melankolik bozukluğu körükleyen manevi içerikler, kendisini geçmiş yaşamına yönelten saplantılarla güç kazanır. Bu saplantıları diri tutan soyut kurgular ise; onun kendi üzüntülerinin gözyaşlarıyla birlikte filizlenirler. Çünkü “ego” yeterince güçlü olmadığından ve “öz-benlik” sağlıklı işlevini önemli ölçüde yitirdiğinden kişi, yaşadığı ağır deneyimin etkisini bastıracak, onu kontrol edecek veya sindirecek metaneti gösterememiştir. İşte bu yüzden acıyı içselleştirmek zorunda kalmış, yani acının tesiri altına girmiştir. Kısaca melankoli, kendi kara sevdasından asla vazgeçmek istemeyen saplantılı ve ciddi bir ruhsal problem halini alır.
Yaşadığı sancılar yüzünden o hayatla yeniden bütünleşmek yerine mazide kalan anılarına sarılır ve ruhunda iz bırakan pişmanlıkların yasını tutar. O, çöpe atılmış gururu pahasına ruhsal sağlığından ödün verir. Melankolide eski olana veya kaybedilene karşı tutulan yas kişi için her şeyden önemlidir. Çünkü bu noktada o, kendi ruhsal sancılarına derman olmak için(!) geçmişine sığınır. Manevi iradesinin sağlıklı işlevini ciddi oranda yitiren birey metanetsiz ve dirençsizdir. Çünkü onun kendisine karşı duyduğu inanç güçlü değildir. Hâlbuki kendisiyle güçlü bir bağ kuran kişi hayatın zorluklarını olgunlukla karşılar ve varoluşunu eskisinden daha anlamlı kılarak inancını zamanla pekiştirir.
Kazanılan başarıların ya da yaşanan travmatik olayların bireyin “egosunu” aşırı biçimde tetiklemesi ve bu süreçte manevi iradesinin zayıflaması, onun kendi özü ve hayatla olan bağı yitirmesine neden olur. Bu bağın yitimiyle beliren yalnızlık duygusu, bencillik ve nefret hisleriyle birleşip güç kazandığında kibrin doğuşuna zemin hazırlar. Bu noktada kibir, “öz-benliğin” pasifize olmasıyla birlikte benlik içerisinde daha belirleyici bir konuma doğru evrilir ve “egonun” savunmacı genişlemesini görünür kılan bir tutum hâline gelir. Travma, “egoyu” savunmacı biçimde şişmeye iterken; başarı ise bu şişmeyi gözle görülür ve haklı bir üstünlük algısına dönüştürür. Çünkü bu durumda kişi kendisini dokunulmaz, biricik ve her koşulda haklı olarak konumlandırır. Kendi gözünde diğer insanlardan üstündür. Bu üstünlük algısını, kendisine yönelttiği gözü kör bir aşkla somutlaştırır. Böylece birey, pasifize olan “öz-benliği” nedeniyle manevi özgürlüğünü yavaş yavaş kaybetmeye başlar.
Metanetli ve güçlü gözüken bu yapı, kırılgan “öz-benliği” desteklemekten ziyade onu bütünüyle kapsayan, şişmiş ve savunmacı bir narsistik “egonun” sonucudur. Bu “ego”, “öz-benliği” bastırır, yönlendirir ve kendi hâkimiyet alanına hapseder; aşırı büyümesinin temelinde ise bilinçaltında taşıdığı yetersizlik ve değersizlik duygularının inkârı ile dağılma korkusuna karşı geliştirdiği telafi edici bir savunma mekanizması yatar. Yani görünürde güçlü olsa da, narsistik “ego” temelde kırılgandır ve çoğu zaman savunmacı biçimde şişmiş fakat içsel olarak hassas bir yapıyı gizler. Zamanla “öz-benlik” pasifleşirken, tüm kontrol, yönelim ve karar mekanizmaları “egonun” tahakkümü altına girer. Sosyal çevrede yeterli popülerliği elde etse bile—özellikle rekabet gerektiren alanlarda—içindeki hırs giderek büyür, sınır tanımaz ve bazen kendisini bile yıkıma sürükleyecek noktaya ulaşır. Yenilgiye ve yenilmeye tahammülsüzlüğü, onu sosyal normlara ve engellere karşı çıkmaya iter; mevcut düzeni yadsır. Tüm bu süreç, “öz-benliği” işlevsizleştiren ve bireyin iç dünyasını savunmacı, baskın ve tahakkümcü bir “ego” üzerinden yöneten karmaşık bir mekanizma olarak işler.
Biz bu kişiyi, kaybettiği empati anlayışı ve iç-görüsüyle sosyal hayatta yalnız olan; iletişim kurmakta güçlük çekmese de kendi kendisinin efendisi ve besleyicisi olan zirvedeki narsist insan olarak betimleyebiliriz. Kendi özü ve hayatla olan bağın hasar görmesiyle birlikte dış dünya ile arasında kurulu olan köprü yıkılmış ve bu durum onu yalnızlaştırmıştır. “Ego-santrik” kişilik özelliği de bu süreçlerle birlikte güçlenir. O hırslarını, tutkularını ve tüm ruhsal çatışmalarını kendi hırçın iç dünyasında gerçekleştirir. Belki de narsist bir kişinin içindeki gerilim, nefret ve yalnızlık duygusu onun taşımak zorunda olduğu en büyük prangalarıdır. Neticede o, bütün başarılarına rağmen kendi “egosunun” tutsağıdır.
Bireyin ruhsal birlik ve bütünlüğü manevi zenginliklerle güçlenir ve söz konusu zenginliklerin sağladığı fayda, kendisi ile hayatı arasındaki ilişkinin sağlıklı yapısında gözlemlenir. Fakat gerek melankolide gerekse de narsizmde bu ilişki ciddi bir hasar almıştır. Bu iki kişilik profilinin benim görüşüme göre bir kutup oluşturmasının nedeni şudur:
• Melankolide birey, zayıf “ego” nedeniyle acıyı içselleştirir ve geçmişin ağırlığı altında pasif kalır.
• Narsist birey ise, savunmacı biçimde büyümüş ve güçlü görünen “egosu” sayesinde geçmiş travmaları veya yaşanılan başarıları kendisi için güç ve üstünlük kaynağı hâline getirir (ancak bu güç görünümü çoğu zaman kırılgan bir egoyu koruyan savunmacı bir yapıdan ibarettir).
Haksızlığa uğrayan kişinin hayatında çektiği acılar, kendi hakkını tekrar elde etme isteğiyle “beni” kışkırtır. Bu bağlamda “ego”, hakkını geri kazanma isteği kisvesinde bireyi savaşmaya zorlar. Bu süreç, onun çektiği acılara karşı hesap soran isyankâr bir kişilik profiline doğru bürünmesine neden olur. Ancak birey kendi hak ve özgürlüğünü elde etse de içindeki çatışmayı dış dünyaya yansıtmaya devam eder ve hıncını bu yolla hafifletir. Başkalarının sınırlarını zorlayıp kendi menfaatini ön plana çıkaran narsist kişi artık hiçbir engel tanımayacaktır.
Öte yandan melankolik birey, kendi prangalarından kurtulamadığı müddetçe hep geçmişiyle ilgili durumları tekrar gözden geçecek ve bu hususta fazla mesai yapacaktır. Onun hayatındaki pasif varoluşunun nedeni, kendi manevi özgürlüğünü yaşadığı pişmanlıklar uğruna feda etmesidir. O ancak kendi pişmanlıklarını kabul ederek ve kendisini af ederek hayata yeniden başlayabilir.
Güncel zamana tutunamayan ve dış dünyayla olan bağını yitiren kişinin kendi gözünde hayatın anlamı, artık onun yaşamını yitirmiş eski bir sevdiği gibidir. Eğer bu saplantılı ruh hali kötüleşirse; kendi geçmişine olan bağlılığı ve kaybettiği özgürlüğüne olan hasreti onu güncel hayattan tamamen alıkoyacaktır. Zamanla mantıksız ve gereksiz bir nefretle kendi küpüne zarar veren zirvedeki bencil insan ise ancak sevginin gücüyle hayata bağlanabilir. Kendi geçmişinin efendisi olan kişi açısından hayatın anlamı; sevgisi, aşkı, onuru ve tüm ihtişamıyla anılardadır. Kibirli insan için ise manevi özgürlük zamanla silinmiş ve “egonun” hâkimiyeti altında görünmez hâle gelmiştir.

