Scroll Top
Acıyla Devinen Narsizm ve Melankoli

Kısacası hayat artık sevgisi, aşkı, onuru ve ihtişamıyla anılardadır. Narsist kişi için ise özgürlük zaten ezelden beri yokları oynamaktadır.

 Hümanizme göre her insanın masum bir yanı vardır ve başına gelen talihsizlikleri dikkate aldığımızda hayatında çektiği ıstırapları hak etmediği savına ulaşabilmemiz mümkündür. Bu nedenle hümanist bir bakış açısıyla bireyin başına gelenleri değerlendirirken onu yalnızca hatalarıyla değil, içinde bulunduğu koşullarla birlikte ele almak gerekir. Fakat şunu bilmeliyiz ki; kaderimizdeki acı deneyimler aklımızın ve bilincimizin hemen yanı başındadır. Geçmişi düşünmek bu yaşanmışlıkları bize daha çok hatırlatır ve onlar benliğimizin içinde yer edindiğinde alt edilmesi gereken birer problem haline gelirler. Acılardan arınmak insani ve zorunlu bir ihtiyaçtır ve bunun, toplumsal yasalarla veya yasaklarla hiçbir ilişkisi yoktur.

  Zamanın iyileştiremeyeceği bir yara yoktur; en büyük sancılar bile, zamanın kişiye derman olmasıyla hafifletilebilir. Dolayısıyla o kendi acılarından arınmak için zamanını dolu dolu yaşamalı ve hayatın nimetlerine kucak açmayı bilmelidir. Ancak zamanın iyileştirici etkisi, bireyin yaşadığı acıları sağlıklı bir biçimde işleyebilmesine de bağlıdır. Eğer birey hayatın karanlık yüzünden arınamazsa kendi manevi özgürlüğünü zamanla kaybedip hayatın güzelliklerinden ve sevgi evinden uzaklaşabilir. Onun ruhsal yapısı git gide dramatik bir hale dönüşebilir.

  İnsan zihni yaşadığı ağır acılara karşı her zaman aynı şekilde tepki vermez. Bu tür deneyimler, kimi zaman bireyi melankolik bir içe kapanışa, kimi zaman da narsistik bir savunma biçimine sürükleyebilir.

  Bireyin özellikle çocukluk dönemindeki hayatı kucaklayan sevgi dolu kişiliği, ilerleyen yıllarda tecrübe ettiği olumsuz deneyimlerin etkisiyle bir değişim yaşar ve hayatın anlamı onun gözünde farklı bir nitelik kazanır. Zamanla alevlenen kaygının anlamsızlık ve umutsuzluk hislerini depreştirmesi, onun hayatla ve kendisiyle olan bağını nasırlaştırır. Öyle ki; kişiyi hayattan soğutan en önemli etken, onun hayatla olan duru bağlantısının yaşanılan olumsuz deneyimler nedeniyle kötürümleşmesidir. Bu durumda birey ruhsal açıdan olgunlaşsa dahi, eski masum ve saf halini çeşitli açılardan yitirir. Bunun nedeni kaybedilen masumiyetin yerini alan tecrübe, yani ibrettir. Acılarla mühürlenen hayatla olan bağımız, bizi yavaş yavaş kendi özümüzden uzaklaştırır. Çünkü yaşadığımız ağır deneyimleri fazlasıyla kişiselleştirdiğimiz veya onların içinde kaybolduğumuz zaman biz artık aynada farklı birini görmeye başlarız. Bu yazıda ele alınan melankolik ve narsistik tipler, ağır deneyimlere verilen iki önemli psikolojik tepki biçimi olarak düşünülmüştür.

  Bireyi psikolojik açıdan pasifleştiren ve ruhunu kemiren hastalıklardan biri de melankolidir. Melankoliye neden olan ve travmatik nitelik kazanmış deneyimler (kayıp, reddedilme veya hayal kırıklıkları) kişinin hayata karşı olan duyarlı yapısını ve kendilik algısını zedelerken, düşüncelerine ve duygularına da olumsuz bir tema kazandırır. Yaşadığı sancılar yüzünden o hayatla yeniden bütünleşmek yerine mazide kalan anılarına sarılır ve ruhunda iz bırakan pişmanlıkların yasını tutar. O, çöpe atılmış gururu pahasına ruhsal sağlığından ödün verir. Melankolide eski olana veya kaybedilene karşı tutulan yas kişi için her şeyden önemlidir ve bu noktada o, kendi ruhsal sancılarına derman olmak için(!) geçmişine sığınır. Geçmişinin şimdiki zamanda böylesine güç kazanması onu anın nimetlerinden uzaklaştırır. Yaşanılan acı, o kişi için her şeyden daha anlamlı ve tanıdıktır.

  Melankolik bireyin manevi özgürlüğü, onun gerçek dünya ile olan bağı yitirmesiyle rafa kalkar. Yani hayatın nimetleri kişi için önemini kaybeder. Bu duruma yol açan ve geçmişin şu anda ağırlık kazanmasıyla gelişen saplantılı kişilik yapısı, onun kendisini tutsak eden yaşam tarzının esas göstergesidir. Onun psişesindeki melankolik bozukluğu körükleyen manevi içerikler, kendisini geçmiş yaşamına yönelten saplantılarla güç kazanır. Kişiyi kendi kara sevdasından asla vazgeçirmeyen bu durum ciddi bir ruhsal problem haline gelmiştir.

  Bireyin kendi özü ve hayatla olan bağı yitirmesiyle beliren yalnızlık duygusu; bencillik ve nefret hisleriyle birleşip güç kazandığında kibrin doğuşuna zemin hazırlar. Bu noktada kibir, “öz-benliğin” pasifize olmasıyla birlikte benlik içerisinde daha belirleyici bir konuma doğru evrilir ve “egonun” savunmacı genişlemesini görünür kılan bir tutum hâline gelir. Narsistik kişilik profilinin gerçek iç yüzü, bireyin pasifize olan “öz-benliği” yüzünden kendi manevi özgürlüğünü yavaş yavaş kaybetmesi ve “egosunun” tutsağı haline gelmesiyle ilgilidir. O, yenilgiye veya yenilmeye karşı tahammülsüzdür. Yenilginin neden olacağı aşağılık duygusuna katlanmamak için bütün engellere karşı gelerek mağlubiyetin dramatik yönünden uzaklaşmaya çalışır. Bu “ego”, “öz-benliği” bastırır, yönlendirir ve kendi hâkimiyet alanına hapseder. Buna ek olarak narsistik tiplemelerde, dışa dönük güçlü ve şişkin “egonun” altında çoğu zaman bilinçaltıyla bağlantılı gizli bir kırılganlık da gözlemlenir. Biz bu kişiyi kaybettiği empati anlayışı ve iç-görüsüyle sosyal hayatta yalnız olan; iletişim kurmakta güçlük çekmese de kendi kendisinin efendisi ve besleyicisi olan zirvedeki özsever insan olarak betimleyebiliriz. O kendi gözünde her şeyin üstündedir ve önemlidir. Kendi özüyle olan bağlantısının hasar görmesiyle birlikte dış dünya ile arasında kurulu olan köprü yıkılmış ve bu durum onu yalnızlaştırmıştır. “Ego-santrik” kişilik özelliği de bu süreçlerle birlikte güçlenir. O; hırslarını, tutkularını, hazlarını ve tüm ruhsal çatışmalarını kendi hırçın dünyasında gerçekleştiren sorunlu ve yalnız bir vaka olarak da nitelendirebilir. Narsist bir kişinin içindeki gerilim, nefret ve yalnızlık duygusu onun taşımak zorunda olduğu en büyük prangalarıdır.

  Melankolik kişi kendi benliğinin derinliklerine gömdüğü manevi özgürlüğünü yaşayamadığı için hayata olan ilgisini ve coşkusunu ikinci plana atar. Var olmayı mantıksız ve anlamsız bir yaşama unsuru haline getirerek hayatını ve zamanını ziyan eder. Çünkü kendi geçmişi(!) şu anda ağırlık kazanmış ve onun iletişim kurabildiği tek dostu haline gelmiştir. Kısacası hayat artık sevgisi, aşkı, onuru ve ihtişamıyla anılardadır. Narsist kişi için ise özgürlük duygusu zamanla silinir ve egonun hâkimiyeti altında giderek görünmez hâle gelir.