Toplumsal değişim belirli dönemlerde hareketlenen ve çoğu zaman hâkim ideoloji doğrultusunda şekillenen bir süreçtir. Bu değişim, çoğul bireyin arz ve taleplerine uygun düştüğü müddetçe kendi içinde bütünlük gösteren geniş bir toplumsal yapıyı harekete geçirir. Bir dönüşümün gerçekleştiği bu süreçte eski olan geçerliliğini kaybetmekte ve yeniye belli bir altyapı hazırlayacak biçimde tahtını devretmektedir. Burada toplumun eskiyle olan bağı, yerine geçen halefiyle telafi edilir. Tüm bu konulara bağlı kalarak, değişimin çekirdeğini ve iradenin en küçük hücresini oluşturan bireyi söze dâhil edersek; olayın nedeninin ve sonucunun, bireyin manevi iradesinin derinliklerine kadar uzandığını görmekteyiz. Kişinin yaşamı, kendi hayat gayesi ve görüşleri belirli bir toplumsal anlayışa göre yapılanmakta ve şekillenmektedir. O, kendi varoluşunda ruhsal bir değişim içerisindedir ve hayatla kurduğu bağla “öz-benliğinin” gelişimini sağlamaktadır.
Bireyin varoluşu tinsel nitelenme süreciyle gerçekleşir. Bu süreç, hayatın gerçekleriyle kurduğu temas aracılığıyla onun manevi iradesinin geçirdiği bir devinimdir. Kişi bazen hayatın sunduğu nimetlere dayanarak, bazen de onları içselleştirerek varoluşunu sürdürür. Sürprizlerle dolu bu yolculuk, onun “öz-benliğinin” devinimini sağlar. Kişinin varoluş sürecinde kendi içinde olup bitenler, onun dış dünyayla olan etkileşimiyle bir başlangıç gösterir ve bu dinamikler kendi ruhsal yapısını etkiler. Bunun yanı sıra, kaderin karanlık yüzünün neden olduğu çeşitli sorunlar ve onun gözünde mühürlediği önemli gerçekler vardır. Bu duruma müdahale edilmediği vakit kişi, varoluşsal anlamda manevi özgürlüğü kısıtlanmış bir şekilde yol alır. Ancak, bireyin yaşadığı ağır deneyimler vesilesiyle manevi açıdan bir gelişim geçirdiği ve çeşitli acıların ve çaresizliklerin de ona ibret olduğu aşikârdır. Birey, yaşadığı acılara rağmen yoluna devam edecek ve sahip olduğu iradeyle, bilakis ibretin gücüyle hayata tutunmayı başaracaktır. O, olumlu yönde devinen manevi iradesinin kendisini hayata daha çok bağladığını görecek ve varoluşunu gerçekleştirecektir. Var olmanın anlamı, kişinin deneyimlediği hayat tecrübeleriyle birlikte kendi “öz-benliğini” zenginleştirmesidir; yaşadıklarını sorgulayarak ruhsal/manevi gelişimini sağlamasıdır.
Bireyin kendi sevgi nesneleriyle kurduğu güven dolu bağın yara alması, onun ruhsal yapısında mahrumiyet duygusunun güçlenmesine neden olur ve hayat anlayışının siyaha bürünmesine yol açar. Böylelikle olumsuz bir ruhsal tema kazanan kişi yeri geldiğinde kendi yaşadıklarının hesabını sorarken “Tanrı’ya” karşı bile serzenişte bulunur. Tıpkı çobanına itaat etmeyen bir koyun misali, o da zamanla herkese başkaldırır. Ve ardından duygusal açıdan yaşanılan ağır deneyimler, onun hayata karşı beslediği sevgi ve inancın rafa kalkmasına yol açar. Hiçliğin acı dokunuşuyla ruhsal açıdan nitelenen kişi umutsuzluk ve anlamsızlık duygusuyla tanışır. Bu sürecin derin anlamı, bireyin hayatın gerçekleriyle yüzleşmesi ve onlarla biçimlenmesidir. Her şeye rağmen yaşanılan pek çok önemli deneyim onun kişiliğinin güçlenmesini sağlayacaktır.
Varoluş gereksinimi açısından birey hayata karşı duyduğu ilgiyi asla kaybetmemeli ve onunla kurduğu dirimsel bağı korumak zorundadır. Bu bağı güçlendirmek için öz-farkındalığını sağlamalı ve kendi yaşamını ilgilendiren gerçekleri kabullenmelidir. Edinilen hayat tecrübeleri mantıklı bir şekilde idrak edilmeli ve gerçeklerden soyutlanmamalıdır. Hayata dair elde edilen yargılar bir bütünlük oluşturmalı ve o, gerçeğin büyük resmine bakmalıdır.
Değişimin ilelebet devam ettiği ve eski-yeni farkı gözetmeksizin yeninin çoğu zaman eskinin yerini alarak varlık kazandığını söyleyebiliriz. Bu ulvi dönüşüm manevi bir boyuttan güç almaktadır. Bireyin kendi ruhsal sağlığını koruması, onun kendisiyle ve hayatla kuracağı güçlü bir bağla sağlanabilir. Kendi kaderini kabullenmesi, onu gerçeğe yaklaştırır. Hayatın gerçekleriyle kurduğu temas, kendi inancının oluşumunu sağlar ve dirimsel bağını güçlendirir. Böylelikle o, elde ettiği inancın gücüyle yaşamını sürdürecek ve hayatın acı gerçeklerini göğüsleyebilme metanetini gösterecektir. Sonuçta insan kendi seçimi olmadığı halde dünyaya gözlerini açan bir varlıktır. O kendi varoluşunu, sahip olduğu yeteneklerin yardımıyla sürdürebilir. Değişime hayatında yer vermek ya da ona direnmek, nihayetinde insanın kendi iradesine bağlıdır…

