Kusurlu bir ruhsal gelişimin kurbanı olan kişi çeşitli yönlerden sahip olduğu sevgiyi ve ilgiyi çıkarcı niyetlere dayandıracak, çevresine ve kendisine karşı acımasız bir tutum içerisinde olacaktır. Bu durumda artan aşağılık duygusunu görmezden gelip ilgisini ve dikkatini kendi “egosuna” yöneltecektir. O, içinde artan varoluş sıkıntısı yüzünden kendi kendisine yaptığı haksızlıklarla sahip olduğu maneviyatı nasırlaştıracaktır. Nefret, kibir ve hasetlik gibi duyguların benliğinin içinde iyice yer etmesiyle yaşama coşkusunu ve hayata olan aşkını mezara gömecektir. O, dişleri ve pençeleriyle gücünü gösterip çevresindekileri bile bile karşısına alacak, ama yaşamında yalnız ve hayatla bağlantısız bir psikoloji içinde var olacaktır.
Narsist bir karaktere sahip olan kişi kendi ruhunu sevgiyle değil kibirle besler. Onun içinde büyüyen haklı gösterilme isteği gücünü derin egosundan alır. Büyüyen egosu ve kibriyle kendisini göklerin efendisi zanneden birey başkalarını da manipüle ederek tatmin olur ve özgüvenini güçlendirir. O, egoist bir yapıya sahip olduğu için asla kendisinden taviz vermez ve kişiliğiyle sosyal çevresindeki iktidarını güçlendirir. Kendisini standart değerlerin çok ötesinde, üstün biri olarak lanse ederken aslında manevi özgürlüğünü kaybetmiş bir tutsak ya da aynanın karşısında sadece kendisini gören tutkulu bir âşık edasıyla ömrünü tüketir.
Bu birey, çektiği ıstıraplar için başkalarını suçlar ama kimseyi kendi tekilliğine dokundurmaz. Onun kendisine göre çarpık ve değişmeyen doğruları vardır. Nitekim başına gelen her hadisede mağdur ve haklı olan kendisidir. Bu kişi çevresindeki ilgiyi toplamak için ötekileri aşağılar ve güçlünün hakkaniyetini oynayarak kendi gururunu başkalarına okşatır. Çünkü o kendi gözünde biriciktir.
Söz konusu hastalığın ciddi belirtilere varabilen patolojisinde o içinde bulunduğu ortamda ilgiyi kendine çekme eğilimindedir. Narsist bir kişi kendisini mükemmel bir insan olarak algıladığı için sosyal çevresinde de mükemmel ve kusursuz biri olarak tanınmak ve el üstünde tutulmak ister. Dışarıdan bakıldığında bütün dikkatleri kendi üstüne çeken bir marka, içeriden bakıldığında ise kalbine ulaşılmak istenen bir hazine gibi olmayı diler. O ulaşılmazdır, göklerin ötesindedir; çünkü kendi üstünlük armasını kendisine karşı duyduğu gözü kör aşkla somutlaştırır. Çoğu zaman bir ego anormalliği içinde var olarak sosyal ortamlardaki bütün dikkati bir paratoner gibi kendi üstüne çekmeye çalışır. Onun empati kurabilme yeteneği sığ olduğundan karşısındakini kendi paranoyaları ve doğruları nefsinde yönlendirir.
Sonuçta genel bir varsayım yapmaksızın çeşitli durumlarda var olan tek rakibimizin kendimiz olduğunu görüyoruz. Peki, bu rakibimizi alt etmeye çalışırken dış dünyaya ve kendi manevi değerlerimize olan farkındalığımızın netliğini koruyor muyuz? Sevdiklerimizi veya kendimizi anlayıp, özgür yaşamımızın tadına varıyor muyuz? Kendi kendimizi kandırmadan gerçeklerle yüzleşip ruhsal dönüşümümüzü sağlıyor muyuz? Kendi iç ve dış dünyamızı merak edip onunla yeterince ilgileniyor muyuz? Gerçekler içimizde gizli.

