Felsefe tarihinin mihenk taşı olan düşünürleri, bir gizem olan insan benliğinin gerçek iç-yüzünü açığa çıkarmak için doğanın kendine has kurgusal düzenini mercek altına aldı. İnsan usunu bir özne olarak doğanın merkezine yerleştirip içindeki gizemi aralamaya çalıştı. Bu büyük düşünürler çeşitli kuramlar ve söz konusu kuramların mantığını oluşturan pek çok formül geliştirdi ve kendi dönemlerindeki toplumun felsefi ideolojisinin öncüsü olarak görüldü. Bu kuramsal yaklaşımlar ise görevlerini yerine getirip bir sonraki felsefi akımın hazırlayıcısı oldu. Bütün bu unsurlar, söz konusu olan çağ ve medeniyet anlayışına bağlı bir şekilde felsefi açıdan kendi hizmetlerini yerine getirdi.
Geçmişte birey, hayatının öznesi olarak kabul edilir ve özgürlüğü garanti altına alınmış bir değer olarak görülürdü. Ancak günümüz toplumlarında birey, giderek daha fazla edilgenleştirilmekte ve sistemin belirlediği roller içinde hareket etmeye zorlanmaktadır. Endüstrileşen ve kendi doğasını tüketen dünya düzeni, bireyi farkında olmadan bu değişime sürüklemektedir. Kapitalist sistem içinde insan, kendi öz-benliğinden uzaklaştırılarak yalnızca ekonomik bir fonksiyon olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu durum, bireyin manevi iradesinin erimesine ve onu sisteme bağımlı bir hale getirmeye neden olmaktadır.
Bireyin bozulan ruh sağlığının ve azalan öz-sevgisinin iyileştirilmesi, toplumdaki yerinin daha özel bir yere konulması ve göz önüne alınması gerekirken; o, böylesi bir dünya düzeninde zamanla manevi iradesi eriyen bir meta (madde, ticari ürün) hâline gelerek işleyen çarkın bir dişlisi olmaya başladı.
Çağımızdaki bu manevi yozlaşmanın üzerinde düşünürken başkalaşan ve çarpıklaşan toplumsal inanışları da konuya dâhil etmemiz gerekmektedir. Çünkü bireyin kendi varlığının yokmuş gibi görülmesinin yanı sıra realite anlayışı bakımından bir çarpıklaştırma sürecinden de geçtiğinin iyice vurgulanması elzemdir. İnsanlığın yaşadığı bu değer kıyımının en önemli göstergesi, doğru bilginin ve önemli değer yargılarının ikinci plana atılmasıdır. Onun kendi çarpıklaşan dünya görüşüyle hayatı yanlış bir şekilde değerlendirmesi ve de gerçek olmayanın bir gerçeği haline gelmesi en acı durumdur. Söz konusu kişinin kendi özünü sömüren çarpıtılmış bilgilerle donanması bu durumun bir özetidir aslında. Bu durum, bilginin kişi için bir araç olmasından ziyade “ben” himayesinde kullanılan bir tuzak haline gelmesiyle de bağlantılıdır. Ne yazık ki, bu sorunların nedeni yine insanoğlunun ta kendisidir. Bu süreçte başkalaşan ve çarpıklaşan bilgi yığınları insan zihnindeki yerini zamanla güçlendirmiştir. Dolayısıyla insan kaynaklı çarpıtılmış gerçekler ve türevleri onun zihnini esir almıştır. Doğru bilgi, hükmünü ve geçerliliğini artık yitirmeye başlamıştır.
Sonuç olarak bu analizler, insanlık tarihinin kendi senaryosunun olumsuz bir yönde değiştiğini göstermektedir. Çünkü tarihimizin insani gerçekleri, pek çok yanlış dogmatik doktrinin süzgecinden geçirilerek çarpık bir formda ve amaçla günümüz bireyi tarafından idrak ediliyor. Peki, doğru bilginin özü bizim için artık ne anlama geliyor?
Doğasıyla oynanan veya başkalaştırılan toplumsal gerçeklerin yanlış amaçlar doğrultusunda işlev gördükleri apaçık ortadadır. Dolayısıyla, edinilen zararlı bilgilerin kişinin realite anlayışını çarpıklaştıran etkilerini de göz önünde bulundurursak, onun değer yargıları ve manevi özgürlüğü üzerine ağlarını nasıl saldığını da anlayabiliriz. Derin bir paradoks içerisinde boğulan ve kendisine karşı yabancılaşan bireyin direnişi yetersiz kalmaktadır. Nesnel ve net bir gözlemle bunları fark edebilmek mümkündür. Sonunda o, kendi özünü korumak için gösterdiği enerjisini tüketerek nefsini kapitalizmin dev pençesine düşürmektedir.
Bilginin oluşu ve oluşumu kuşkusuz zorunludur. Bilgi, insan uygarlığının kendini tanıması ve yararlı hayat amaçlarında yaratıcılığını kullanarak neslinin devamını sağlaması açısından özgün(!) bir değerdir. Bireyin doğru bilgiyi akılcı bir felsefeyle kullanması hayatını ve benliğini zenginleştirmesi açısından gereklidir. Bu gereklidir çünkü bilgi, soyut bir platform üzerinde bir mantık ve bir realite anlayışı meydana getirir.
Çoğul bireyin özgür iradesinin belli bir gaye için bastırılması, eğitim dünyasındaki katı dogmaların genç fertlerin entelektüel gelişimi üzerindeki olumsuz etkileri ve kişinin hayatı çarpık ve yanlış bir mantıkla yorumlamasına neden olan bilgi kirliliğinin hayatımızdaki yoğunluğu günümüz insanının en önemli problemleridir.
Altını çizdiğimiz gerekli, doğru ve faydalı bilginin insan hayatındaki yeri bir tehlike altındadır. Bu konu üzerinde düşünmek ve ufkumuzu genişletmek amacıyla görevimiz, günümüzün insani gerçeklerini evrensel boyutta sorgulamak olmalıdır. Eğer ki insanı, canlıyı ve evreni sorguluyorsak; edindiğimiz bilgi birikimlerinin dünyamıza bıraktığı manevi değerleri de kale alarak bir durum değerlendirmesi yapmalıyız.
Olaya hümanist bir gözle bakarsak mükemmele ulaşmak çoğu zaman zor; ama iyi bir insan olmaya çalışmak esastır. Aydınlığa giden yolda, ruhsal sağlığımızı korumak için çevremizdeki her türlü olumsuz döngüden arınmalı ve huzuru içimizde yaşatmayı bilmeliyiz. Her türlü olumsuz değişimle yüzleşip alt etmek, toplumsal açıdan herkesin vermesi gereken önemli bir sınavdır. Günümüz toplumu ve bireyi mevcut gerçeklerin derinleşen çelişkileri içerisinde kaybolmaya doğru yol almaktadır. Bu durumda, değişimin akabinde ortaya çıkan problemlere çare bulmak zorunludur.
Derin bir ruhsal patolojiye sahip kişinin zihnindeki delüzyonel gerçeklik, tıpkı hastalığın kendisine karşı ikiyüzlü davranması gibi, bireyin farkında olmadan yaşamını ve realite anlayışını çarpıtmaktadır. Tıpkı çağımızda yaşanan toplumsal gerçeklerin insanoğluna karşı ikiyüzlü davranıp içten içe kendi amacını yerine getirmesi gibi. Bu kargaşa içerisindeki birey, ancak kendi “öz-benliğini” ve manevi iradesini koruduğu müddetçe ruhsal bir dinginliğe ulaşıp hayatına katkı sağlayabilir. “Öz-benliğin” sağlıklı bir şekilde işlevi ve gelişimi, bireyin hayatın gerçeklerine uyum sağlamasını kolaylaştırır. Yaşanılan deneyimlerle elde edilen basiret, onun doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt etmesini sağlar. Böylelikle o kendi iradesinin dümenini eline alacak ve değişen toplumsal yaşamda bir yer edinmek için hayatını inşa edecektir.
Geçen zamanla birlikte birey, doğru bilgiyi rehber edinerek ve öz-benliğini koruyarak hayatına yansıyan gerçekleri muhakeme edecek ve böylece mutluluğu ve huzuru önce içinde, sonra da çevresinde yaşatacaktır.

