Scroll Top
Freud, Jung ve “Libido”

Freud tamamen haksız olmasa bile Jung’un dehasının arkasında kalmıştır.

   Sadece bir nörolog değil, aynı zamanda sanat ve antropoloji gibi dallarla hayatı boyunca ilgilenen Freud’un kişilik olarak bir esnekliğinin de olması gerekir. Fakat çocukluğunda ödipyen bir kin duyduğu kardeşinin ölümü, onda sürekli bir kendini yerme duygusunun yeşermesine yol açmıştır. Ve dolayısıyla bu tür bir psikoloji içerisinde bulunan Freud’un hafızasına kazınanlar onun ileride oluşturacağı “benlik” modeli hakkında temel ipuçları ve bir veri tabanı sağlamıştır. Fakat aklına kazınan anılar arasında annesine ve babasına karşı duyduğu ödipyen kin ve cinsel içerikli arzular da bulunmaktaydı ve bu arzular daha o zaman Freud’u düşündürmekteydi. Freud’un bu yaşadıkları onun için çok ağır ve önemli bir olaylar zinciriydi. O yüzden ki bu yaşanılanlar, onun 1900’lü yıllarda kuracağı “Psikanalitik” kuramın psikopatolojik değerlendirmelerinde oldukça mantıklı yönlerinin olduğu kadar, bazı aşırılıklarının ve tutarsızlıklarının da oluşmasına neden olmuştur. Bu aşırılıkların başında gelen totem ise “libidodur.”

   Jung ise; daha hümanist, akılcı ve gerçekçi bir tutumla Freud’un karşısına dikilir. Eğer, Jung ve Freud arasında bir karşılaştırma yapılacak olursa, Freud’un Jung’a göre daha çok bir hastane doktoruna veya fakülte profesörüne benzediğini, Jung’un ise daha çok vakalar için özel olarak çalışan bir psikologla benzeştiğini söyleyebiliriz.

   Freud’un “Psikanalitik” kuramı, “libidoyu” bireyin hayatının değişmeyen, yegâne ve tek enerji kaynağı olarak yorumlar. Fakat bu tez akla bazı soru işaretlerini de beraberinde getirir. Çünkü bir insanın yaşamsal motivasyonunu sağlayan şeyin sadece cinsel enerji olduğunu söylemek yeterince mantıklı değildir. Bu konumda Jung, mantıksal bir çıkarımda bulunur ve “libido” kavramını “ruhsal bir enerji” olarak tasvir/ifade eder.

  Fakat Jung neden böyle bir değişikliği öngörmüştür? Jung’un aklında böyle bir tezin oluşmasına ne neden olmuştur? Jung’un kendi kuramının belkemiğini oluşturan “kompleks” kavramı, onu bu sorun içerisinde çözüme ulaştırır ve uyguladığı “kelime çağırışım testi” ile bu buluşunu destekler. Onun “kompleks” diye nitelendirdiği şey hastanın benliğinde “egonun” dışında oluşan kopuk kişilikler tanımıyla denkleşir. Freud’a göre şizofreni gibi hastalıkların nedeni cinsel anlamda “libidonun” hayatın sevgi nesnelerine kanalize olamaması, bastırılması veya sağlıklı olarak tatmin edilememesi iken, Jung’a göre şizofreninin nedeni, kişinin gerçeklik algısının yitirilmesine neden olan “kopuk kişilikler”, yani kompleksleşmiş bilinç olmaktadır. Jung’a göre kompleksler, düşünsel ve davranışsal açıdan kışkırtıcı bir etkiye sahiptir. Bilinçten, yani “egodan” ayrı olarak işleyen ve kişiyi etkileyen düşünsel düğümlerdir.

  Çağımızda da görüldüğü gibi, ruhsal hastalıkların oluş nedenlerinde cinsel etmenli olumsuzluklar rol oynasa bile, bunların yegâne sebebi “libidonun bastırılması” değildir. İşte bu yüzden Jung, Freud’un “libido” kavramını “ruhsal enerji” olarak betimlemeye gayret etmiştir. Çünkü Jung’a göre “libido” sadece erotik ilgi değil, her türlü ilgiye işaret eder.

  Sonuç olarak Freud tamamen haksız olmasa bile Jung’un dehasının arkasında kalmıştır. Jung’un sağlıklı bir varoluşun ancak içsel ve dışsal bir uyumla yakalanabileceğini tebliğ etmesi, Freud ile içerisinde bulunduğu yarışta onu bir adım öne geçirmiştir.