Yola koyulmadan önce, hayatın anlamı ancak naif biri için ruhu baştan çıkaran ve asla kaybolmayan sonsuz güzelliklerle dolu bir yolculuk niteliğine sahiptir. Ve nitekim kişinin kalbini hançerleyen en derin acıların nedeni, ruhunu okşayan en hoş anlardır sanki…
Bir tarafta şafağın pembe ışıkları, sevgiyle karışık bir üzüntü dalgası ve hayal gücünü besleyen hoşluklar… Diğer yanda ise; iyinin içinde bekleyen gizlenmiş kötülük, gündüzün beliren aydınlığın karanlık yüzü ve mutluluğu katleden keder mevsimleri. İşte bu özlü sözler bize hayatın kendisini anlatan ve zihnimizde iz bırakan sahici motifler değil midir? En az mutluluk kadar hüznün, iyilik kadar kötülüğün olduğu bu hayatta güzel anların lezzeti kadar ağır deneyimlerin açtığı derin yaralar yok mudur bireyin ruhunda?
Bireyin içinde bulunduğu stresli yaşam koşulları veya hayatının akışını değiştiren ağır ve üzüntü verici kırılma anlarıyla tetiklenebilen depresyon, dünya genelinde görülen bir mental sağlık sorunudur. Depresyonun ortaya çıkma nedeni genetik veya çevresel faktörlerle ilgili olmakla birlikte, özellikle benlik saygısı düşük olan, kendisine değer vermeyen, aşırı öz-eleştirici olan, sürekli karamsar olan, kolay üzülen ve stresle başa çıkamayan kişilerde daha sık rastlanmaktadır. Buna bağlı olarak hayattan alınan hazzın azalması, depresyonun hem bir belirtisi hem de nedenlerinden biri olabilir. Öte yandan bu rahatsızlığın teşhisi ile farkındalığı büyük önem arz etmekte ve bireyin hayatındaki olağan dalgalanmalarından ayrı olduğu kesinlikle unutulmamalıdır. Buna ek olarak, bir hastaya depresyon teşhisi konulabilmesi için yeterli belirti ve bulguların gözlemlenmesi ve bunların süreklilik göstermesi gerekmektedir. Bu yazının devamında depresyonun duygusal, davranışsal ve düşünsel belirtileri ayrıntılı bir şekilde incelenecek ve bireyin ruhsal gelişim sürecinde oynadığı önemli rol derin bir biçimde analiz edilecektir.
Depresyon, sürekli bir hüzün ve üzüntü hissi ile karakterize edilse de esasında duygusal açıdan çökkün bir durumun varlığını gösteren çeşitli belirtilerin oluşturduğu bir rahatsızlıktır. Depresyonda görülen çökkünlük hissi kişinin yaşam enerjisini, motivasyonunu ve ruh halini olumsuz bir şekilde etkileyen bir duygu durumunu ifade eder. Ancak bireye acı veren keder, umutsuzluk, çaresizlik, düş kırıklığı ya da hüzün, olağan mutsuzluk duygusundan oldukça farklıdır. Depresyona uzun süreli içe işleyen üzüntü, tasa, acı ya da çökkünlüğe gerginlik, huzursuzluk, kızgınlık ya da çaresizlik gibi başka duygular da eşlik edebilir. Depresyonu olan kişiler içlerinde derin bir boşluk hissi yaşayabilirler. Sanki hayatla olan bütün bağlarını kaybetmiş gibidirler. Depresyon, kişinin bütün artılarına ve başarılarına rağmen kendisini değersiz veya başarısız hissetmesine neden olabilir; böylelikle kendisine artık gereksinilmediğini düşünebilir. Bu durumda yetersizlik duyguları tetiklenen birey başkalarıyla etkileşime girmekten kaçınır ki; bu da yalnızlık ve reddedilme duygularını körükleyebilir. Bu rahatsızlık herhangi bir nedeni olmaksızın kişinin kendisini suçlu hissetmesine yol açabilir; kan kaybeden manevi iradesinden ötürü çaresizlik duyguları pekişebilir ve dolayısıyla gelecek hakkında umutsuz hissetmesine neden olabilir. O, hırçın veya sinirli ya da küçük şeylerden kolayca rahatsız olma eğilimi gösterebilir.
Depresyonun davranışsal belirtileri kişiden kişiye farklılık veya benzerlik gösterir. En temel iki gereksinim olan uyuma ve beslenme alışkanlıklarının düzensizleşmesi veya bozulması depresyonu olan bireylerde gözlemlenen ortak bir belirtidir. İştah kaybına bağlı olarak gelişen kilo kaybına uykusuzluk sorununun da eklenmesi kişinin kendi içsel gücünü yitirmesine ve bitkinliğe neden olurken uyanmakta yaşanan zorluklar kendi rutin hayatını, aşırı kilo alımı ise fizyolojik sağlığını olumsuz bir şekilde etkileyecektir. Eskiden yaptığı faydalı etkinliklerle zamanını dolu dolu yaşayan ve kendisine haz veren unsurlarla ilgilenen birey artık hayata dönük ciddi bir ilgi kaybı yaşamaktadır. Bu durumda yaşama sevincini ve motivasyonunu kaybeden, hiçbir şeyden artık eskisi gibi zevk alamayan ve hayatla olan bağlarını koparan birey kendisini sosyal açıdan izole edip kabuğuna çekilebilir ve en temel gereksinimlerini bile sağlıklı bir şekilde yerine getirmekte zorlanabilir. Depresyonun fizyolojik belirtilerinden biri de enerji kaybına bağlı olarak gözlemlenen durgunluk, yorgunluk veya hareketsizliktir. Nitekim birey kendi günlük sorumluluklarını yerine getirmekte güçlük çekerken kişisel bakımını da savsaklamak zorunda kalır. Çünkü o, ağır olmayan sorumluluklarına rağmen işine, ailesine, çevresine veya kendisine bakamayacak kadar yorgundur. Bununla birlikte her şeyi kendi gözünde büyüttüğünden olağan günlük etkinlikler bile artık kendisine bir yükmüş gibi gelmektedir. Yaşam, bir sevinç kaynağı olmaktan çıkmış ve katlanılması gereken bir durum haline dönüşmüştür.
Depresyonun düşünsel belirtileri, kişinin zihinsel süreçlerindeki olumsuz değişiklikleri de ifade eder. Bu belirtiler onun özel, sosyal veya mesleki hayatındaki ilişkileri olumsuz bir şekilde etkileyebilir ve günlük çalışma verimliliğini önemli ölçüde azaltabilir. Depresyonu olan bir kişinin bilişsel süreçlerinde, yani belirli bir konu üzerine odaklanıp yoğunlaşma, düşüncelerini toplama, muhakeme edip anımsama gibi zihinsel işlevlerde zorlanmalar veya güçlükler görülebilir. İşte bu sebeple birey, eğer ki; kendi bilişsel yetilerinin sağlıklı işlevini kaybederse bilgi edinip üretmenin yanı sıra çevresiyle etkileşime girip basit veya karmaşık sorunları çözmede irili ufaklı sıkıntılar yaşayacak ve bu durum, kendi yaşam kalitesini olumsuz anlamda etkileyecektir. Bunun yanısıra, bireyin zihninde dolanan ve ruhunda mesken tutan iç karartıcı duygu ve düşüncelerin kaygı hissi ile birleşmesi onun ruhsal sancılarını daha da derinleştirir ki; bu da bize anksiyete bozukluğunu açıklar. Anksiyete; endişe, korku, gerilim gibi duygusal tepkilere neden olan sıkıntılı bir psikolojik durumdur. Kişinin kendi geleceğiyle ilgili olası senaryoları düşünürken sürekli kötüye yorması ve ürettiği olumsuz düşüncelerle içindeki kaygıyı, yani anksiyeteyi tetiklemesi söz konusu süreci zorlaştıran unsurlardan biridir.
Hastalığın ilerleyen süreçlerinde kendisini değersiz ve başarısız, dış dünyayı ise; olumsuz ve karamsar bir şekilde düşünüp algılayan kişinin zihninde oluşan hayat portresi de depresif bir tema kazanmıştır. Bireyin geleceğe doğru uzanan yolu aydınlatan umudun ışığı artık gücünü yitirmiş ve onu hayata bağlayan bütün güzel değerlerin ruhunda yarattığı tını titreşimini kaybetmiştir. Gerçeğin kişinin zihnindeki yansıması kendi ferini kaybettiğinden kalbinde filizlenen ve çiçek açan bütün umutların da rengini soldurmuştur. Belki de bireyin hayal ederek ve besleyerek kendi içinde büyüttüğü o güzel hayat tasavvuru depresyonla birlikte yıkıma uğramış ve dolayısıyla o, kendi içindeki biricik ışıktan, yani hayatın sevgi pınarından uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Kısacası; bir yandan hayatın sevgi evinden uzaklaşıp kendi içinde çaresizleşen ve yalnızlaşan; diğer yandan da geleceğe dönük bütün ümitlerini yitirip manevi özgürlüğünü kaybeden birey için artık çember daralmış, dolayısıyla bütün acılarından kurtulmak için ona göre(!) geriye sadece tek bir kaçış yolu, yani intihar eylemi kalmıştır. Çünkü intihar eylemi, çaresizliğin neden olduğu son kurtuluş yoludur.
Ancak etkili bir psikoterapi, depresyonun yönetilmesinde önemli bir rol oynayabilir. Terapi, bireyin kendi duygusal zorluklarını anlamasına, olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmesine ve stres gibi zorluklarla başa çıkma stratejileri geliştirmesine yardımcı olabilir. Ayrıca terapi, sosyal destek sağlayarak kişinin duygusal iyileşmesini destekleyebilir. Bunun yanında, tecrübeli bir hekim gözetiminde kullanılan anti-depresan ilaçları beyindeki nörotransmitterların dengesini düzenleyerek depresyona neden olan kimyasal dengesizlikleri düzeltecek ve depresyonun semptomları hafifletilip bireyin genel ruh hali iyileşebilecektir.
Bu hastalığı yenmenin en önemli şartı, söz konusu olumsuz belirtileri metanetle karşılayıp hayata tutunmayı gerektirir. Bireyin kendisiyle yüzleşip rahatsızlığa neden olan gerçekleri kabullenmesi, tekrar iyileşmek ve hayatla yeniden dirimselleşmek için atılan en önemli adımdır. İyileşmek için çözüm arayan kişinin olumsuz belirtileri ve semptomları bir rehber gibi kullanıp kendi özüne doğru yönelmesi, iç-görünün oluşması ve gelişmesi açısından bir dönüm noktasıdır.
İç-görü artışıyla birey kendi düşüncelerini ve davranışlarını derin bir şekilde gözden geçirip faydalı çıkarımlarda bulunur. Duygularını ve yaşadıklarını daha iyi analiz edip kendisini tanır ve empati kurma becerisini geliştirir. Böylelikle ilişkilerinde daha akılcı bir tutum takınır ve kişiliği olgunlaşır. Özetle, ruhsal açıdan derin bir uyanışa zemin hazırlayan farkındalık artışı kişinin kendi zihnindeki gerçeğin yenilenmesine vesile olur ki; bu süreç aslında gerekli bir öz-denetimdir.
Bu derin uyanış, yani farkındalık artışı ruhsal anlamda gelişmenin hem bir hazırlayıcısı hem de habercisidir. Birey bu aydınlanma süreciyle birlikte karşılaşıp yüzleştiği hayatın ağır gerçeklerini anlamayı ve adapte olmayı öğrenir. Çoğu zaman depresyon süreciyle birlikte kişinin gözündeki hayatın anlamı, kendilik ve realite anlayışı yeniden kurgulanıp belirlenir; böylelikle manevi iradenin kabuk bağlayan yaraları iyileşir. Çünkü söz konusu yaraya neden olan unsurlar, bireyin ruhsal gelişiminin sağlanmasında aracı rol üstlenirler. Geçen zamanla birlikte birey kendisini ve hayatı daha iyi tanıyacak, dolayısıyla dış dünyanın karmaşık ve bulanık resmi kendi zihninde yavaş yavaş netleşmeye başlayacaktır.
Depresyon sürecini manevi açıdan bir kazanca çevirebilmek bireyin kendi sırtındaki kamburlardan kurtulmasını ve hayatla yeniden bütünleşmesini sağlayabilir. Ayrıca bu süre zarfında yaşanan ruhsal devinim, onun manevi donanımının artmasına vesile olurken mantığının ve hayat görüşünün olgunlaşmasına da yardımcı olacaktır. Ve nitekim manevi iradenin bu derin sancısı içsel bir soruna işaret etmektedir ki; bu mesajı doğru bir şekilde idrak edip var olan sorunu çözüme ulaştıracak olan kişi, yine bireyin ta kendisidir.
Sonuç olarak, yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen geleceğe sağlam adımlarla yelken açmak ve ruhundaki hareketli ezgileri yaşatmak isteyen biri, öncelikle kendi içindeki gerçeklerle yüzleşmelidir. Çünkü birey kendisini veya hayatını ilgilendiren gerçeklerle yüzleştikçe içindeki belirsizlikler ortadan kalkacak, çelişkili anlayışlar yerini mantığa bırakacak ve umut, eskisi gibi yeniden ufukta kendisini belli edecektir. O, bir fidan gibi serpilip hayata bağlanmalı ve kabuk bağlayan yaralarını iyileştirip ruhsal açıdan güçlenmelidir. Hayatı ve anı yaşayarak manevi açıdan büyümelidir. Sevginin ışığında ve huzurunda…

