Kişi yaşadıkları yüzünden kendi içinde siyahı kuşandığında, dış dünyayı tanımaya ve anlamaya yönelen bilincin gözü de siyaha bürünür. Bu düz mantık bize, kendi benliğimizin dış dünyayla olan bağlantısıyla nasıl değiştiğini kısaca betimler. Onun hayat yolculuğundaki en gerçek düşmanı kendi ruhsal bütünlüğünü ve iç huzurunu tehdit eden korkudur(kaygı). Korkunun somut ve bilinen bir nedeni olmasına rağmen kaygının nedeni henüz oluşmamış ya da oluşmayacak olan bir şeyden çekinme durumudur, ancak bu iki his birbirinin ikiz kardeşi gibidir.
Kaygıyla olumsuz bir tema kazanan “ben” kendi manevi değerlerini tanıyamaz. Çünkü kişinin hayatla olan dirimsel bağının ve ruhsal yapısının üzerine kaygının gölgesi düşmüştür. Ne yazık ki; kaygının yoğun tesiri altındaki bireyin manevi zenginlikleri pasifleşir ve kaskatı kesilir. Onun ruhunun ışımasını sağlayan söz konusu değerler benlik içerisindeki sağlıklı işlevlerini kaybederler.
Derinlemesine kaygının tesirine maruz kalmak, kişiyi dış dünyadan yalıtır ve kendi içine kapandırır. Dışsal ve akabinde içsel bir kaygı duygusuyla oluşan olumsuz hayat anlayışı, onun benliğine kazınır. Bu süreçte o, kaygının kendi benliğine zamanla hâkim olmasıyla içindeki mahrumiyet duygusunun güçlenmesine şahit olur. Bu durum kişiyi gerçek anlamda hayattan dışsallaştırır. Bireyin ruhsal sağlığının bozulma süreci, içinde büyüyen kaygının onun hayata karşı duyduğu sevgiyi ve atılım isteğini “bende” öldürmesi veya bastırmasıyla başlar. Kaygı, “benin” hayata dönük her duygusal yönelimi kaskatı keserek hedefine sinsice ulaşır. “Ben” burada kaygının etkisinde kalarak içindeki yaşama hevesini derinliklere gömer. Onun hayat görüşü, kaygıyla farklı ve karanlık bir tema kazanır. Zamanla dünyaya daha karamsar bir gözle bakmaya başlar ve hayatı olumsuz bir şekilde algılar. Kişi, kaygı ile hiç de hoş olmayan olumsuz bir belirlenim yaşar.
“Benin” sevgi nesnesinden(hayata dair) elini çekmesi ve hayatla olan dirimsel bağını yitirip kendi içindeki kaygı çemberinde hapsolması yaşanılacak manevi yıkımın bir hazırlığıdır. Kaygı bireyi umutsuzluğun doruğuna iterken canlı hayat ritimleri ve iyimser hayat görüşü de yitirilir. Kaygı(!), içinde büyüyüp sabote ettiği manevi iradenin temellerini yontarak çökertir. Doğrular ve amaçlar kendi geçerliliklerinden koparılır; çünkü kaygı bireyin “benliğinde” güçlendikçe onun karakteristik mantığını zehirler ve gerçeklik algısını bozar. Ayrıca anlamsızlık, yalnızlık, umutsuzluk gibi duygular “bendeki” mevcudiyetini güçlendirirler. Kaygının uzantıları, ruhunun en derinliklerine kadar sızarak kendini hissettirir. O, bütün ruhsal değerleri öldüren bir katil gibidir.
İmdi, manevi irade hezimete uğradığı için onun düşünce gücü de kaygının etkisinde kalacaktır. Düşünce gücü, artık olumsuz ve depresif bir tema içerisinde kendi görevini yerine getirmeye çalışır. Söz konusu yeti, bundan böyle kaygının tesiri altında kalan bireyin ışıltısını kaybetmiş varoluşsal gücüdür. Bu güç kendi özgürlüğünü yitirerek zamanla kaygının yarattığı olumsuz etkiyi körükleyen bir yardımcı sıfatına erişmiştir.
Durduramadığımız zaman ilerledikçe, birey sevgi ve ilgiyle her karşılaştığında kendi gözüne yansıyan o ışıltıyı, “öz-benliğini” yaşatan sevgi kalıntılarını ve sevginin dokunulmazlığını görür. Sevgi dokunulmazdır; çünkü ışık olmayan yere karanlık hâkimdir; ama ışık var oldukça karanlığı aydınlatır. İşte sevginin dokunulmaz rolü burada gizlidir ve bu yüzden o hep korunmalı ve yaşatılmalıdır.
Kaygının kontrol ettiği bir irade pasif ve kendi iç-bütünlüğünü yitirmiş bir iradedir. Kaygının tesirine kapılan pek çok kişi, kendi özü ile kurduğu bağlantısının zayıflamasına şahit olur; böylelikle ciddi bir iç-görü kaybı yaşar. Kendi öz-sağaltımını gerçekleştiremeyen ve yaşanılan travmaların etkisinden arınamayan birey derin bir boşluğa doğru sürüklenir. İşte bu noktada, yaşanılan olumsuz deneyimlerden ibret alarak olgunlaşmak, ruhsal tekâmüle giden yoldur. Acılara metanet gösterebilmek önemlidir; fakat elzem olan, onlardan ibret alarak arınmaktır. Örneğin; “egosu” güçlü olan biri yaşadığı acılara karşı direnebilir. Fakat onlardan arınmayı başaramadığı için kibrin ve nefretin etkisinde kalır. Çevresine karşı kafa tutar…
Yaşanılan olumsuz deneyimler akabinde kişinin özgür iradesini yönlendiren “merak”, onun hayattaki çizgisini yeniden belirler. Bu durumda bireyi olumlu bir sondan mahrum eden en büyük pay kaygınındır. Kaygının tesirinde kalan kişi nesnel düşünemez ve mantığını doğru bir şekilde kullanamaz. Kaygının hükmettiği bir benlikte o, manevi değerlerinin körelmesine mahkümdür.
Peki, bütün bu koşullarda iyinin kötülükler diyarındaki rolü nerede? İyiliği kucaklayan manevi irademiz, sadece yaşadığımız deneyimlerden yola çıkarak içimizde beliren yargılardan mı besleniyorlar? Yoksa biz ezelden beri daha bir cenin iken bile, irademizi hayata bağlayan ve maddi olmayan bazı evrensel güçlerden mi yararlanmaktayız. Mesela sevgi gibi…
Hayatımıza yön veren bir gücün varlığına inanmaktayım. Nitekim biz kendi özgür irademizi olumlu veya olumsuz bir şekilde kullanarak kaderimizin yönünü belirliyoruz. Bazen yaşam sevincimizin azalmasıyla kederleniyor; bazen de hayatımızı kucaklayarak sevginin gücüyle bütünleşiyoruz. Yapacağımız yorum ve hamle bize kalmış.

