Scroll Top
Korkunun-Kaygının İlacı Farkındalık

Birey gerçeğin farkına vardıkça içindeki boşluk duygusu kaybolur. Çünkü boşluk, karşısında olan gerçekle telafi edilir.

  Bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek var ki, korkunun/kaygının birey üzerinde yarattığı olumsuz etki, onun yaşadığı pek çok mutluluktan daha derin izler bırakmasıdır. Bu durumda bireyin manevi iradesi, kaygının etkisiyle nasırlaşarak kendi huzurlu halini derinlere gömmekte ve pasifize olmaktadır. Ne yazık ki; onun farkındalığı artık kendisine kaygı ve sıkıntı veren deneyimlere yönelmektedir. Kimileri zamanın ötesinde, kimileri ise gerisinde…

  Kaygı bireyi kendi içine kapatır; ruhsal soluklarını daraltır ve yaşama sevincini köreltir. Böylece onun yaratıcı kabiliyetleri kısırlaşır; yozlaşır. Kaygının uzun süre etkisinde kalması sonucunda hayatla kurduğu güven ve sevgi dolu bağ kaybolur. Dolayısıyla kişi kendisini dış dünyadan yalıtır. Bu olumsuz durum pek çok ciddi ruhsal rahatsızlıkta gözlemlenen ortak belirtilerden biridir.

  Uzun süre yaşanılan travmatik bir deneyimin etkisinden kurtulamayan kişi kendi sağlıklı ruhsal yapısından uzaklaşır. Geriye sadece hayata karşı sığlaşmış, nasırlaşmış, kambur bir atılım isteği ve ilgisi kalır. Saydığımız bu olumsuzlukların belki de en kötüsü, bireyin kendisiyle ve hayatla arasında kurduğu dirimsel bağın kaygının neden olduğu olumsuz hisler, algılar ve düşünceler yüzünden zayıflamasıdır.

  Bu olumsuz ruhsal tablonun düzelmesi için birey, yaşadığı ağır deneyimin ya da deneyimlerin neden olduğu manevi yıkımı bütün ayrıntılarıyla analiz etmeli ve kabullenmelidir. Ruhsal yaraların iyileşmesine giden yol ise; deneyimlenen olumsuzlukların farkındalığına varılmasından geçer. Çünkü bize en çok korku/kaygı veren durumlar, yaşanılan olumsuz tecrübelerin nedenini bilmemekten kaynaklanan belirsizliğin yarattığı boşluk duygusudur. Mahiyeti veya anlamı bilinmeyen herhangi bir olayın bir gölge/karabasan gibi hayatımıza girmesi bizim içimizdeki korkuyu/kaygıyı tetikler. Gölge yaklaştıkça bireyin ruhu titrer ve sinirleri gerilir. Çünkü o bir gölgedir; karanlıktır ve bilinmezdir. Dolayısıyla kişi bu durumda nasıl davranacağını, söz konusu bilinmeyen gerçekten nasıl anlamlar çıkarması gerektiğini bilemez. Bu şartlar altında onun yapması gereken en doğru şey gerçekle yüzleşmektir. Gölge ona yaklaştıkça, gölgenin nedeni yani gerçeğin kendisi de kişiye doğru yaklaşır. Birey gerçeğin farkına vardıkça içindeki boşluk duygusu kaybolur. Çünkü boşluk, yüzleşilen gerçekle telafi edilir. Kişi zamanla karşısındaki gerçeği tanımlar, idrak eder ve kendi zihninde canlandırır.

  Bu süreci ayrıntılı bir şekilde değerlendirirsek; bireyin psikolojik açıdan yaşadığı en zor evre, yaşanması olası bilinmeyen gerçeğin esas yüzünü gösterdiği ana kadar olan(!) zaman dilimidir. Korku bu süreç içerisinde derinleşmektedir. Çünkü onun kendi içindeki boşluk duygusunu yaratan belirsizlik, gerçek hayatta olabilecek bütün kötü olasılıkların psikolojik yükünü taşımasına neden olmaktadır. Zira belirsizlik karanlığın kendisi olduğundan bütün kötü olasılıklara açıktır. Ancak, söz konusu gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığında bireyin zihnindeki boşluk yerini mevcut realiteye bırakacaktır. Gerçekle kurulan bu bağlantı onu tekrar hayata bağlayacaktır. Kişi bu sayede mantığını ve bilgisini kullanıp farkına vardığı verileri değerlendirecek ve onlar hakkında bir sonuca ulaşacaktır.

  Hayatta farkına vardığımız veya öğrendiğimiz pek çok şey, beklenmedik kötü içerikli netice, durum veya olaylardır. İşte bu noktada bireyin kendi varoluş savaşı başlar. Nitekim bu zorlu zaman sürecinde kişi ruhsal açıdan devinmekte ve belirli bir yöne doğru yelken açmaktadır. Hayat bize kötü olaylarla güzel nimetlerin dengesinde buluşmayı, güzelliklerin yanında talihsizlikleri ve acıları da göğüsleyebilmeyi öğretir. Önemli olan haksızlıkları sindirebilme olgunluğunu gösterebilmektir. Hayatta herkes için geçerli olan bir varoluş sınavı ve onun sıkıntıları vardır. Bilakis yaşamımızda eğer korku olmasaydı nasıl bir boyut içerisinde olurduk bilemiyorum.

  Kaygıyı alt etmenin ve kontrol altına almanın en önemli şartı, bu duyguyu kendi yaradılışımıza özgü bir özellik olarak kabul etmektir. Kendi günlük rutinimizi yaşarken zaman zaman duyumsadığımız korkuyu/kaygıyı yabancı bir duygu olarak değil, ruhsal yapımızın bir ögesi olarak kabul etmeliyiz. Bu kabulleniş, içimizdeki kaygının şiddetinin ve yoğunluğunun azalmasına yardımcı olacaktır. Kişinin kaygıya neden olan durumları analiz etmesi ona önemli avantajlar sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki; kaygının etkisi pasifize edilebilir ve bu duygu kendi karanlık mağarasına geri gönderilebilir. Ancak, bireyin bilgelik yolunda ilerlemesi için kendi iradesini akıllı bir şekilde kullanmayı öğrenmesi gerekecektir. Bunun için kendi ruhsal yapısını gözlemlemesi şarttır.