Bebektik. Hepimiz mazide çocuktuk. Bir gelişim ve değişim evresi olan ergenlik döneminde iyi ya da kötü denebilecek deneyimler yaşadık. Kimisi için bu süreç kötü anılarla dolu ve gerilimli bir yolculuk oldu, kimisi için de mutluluk ve başarılarla taçlandırılacak bir geleceğin habercisi.
Kişi henüz naif iken; hayatın kendisine ne gibi şeyler yaşatacağını öngöremez. Fakat yaşadığı hadiselerden önemli dersler çıkarması ve kendisi hakkında belirli bir iç-görüye ulaşması mümkündür. Birey aynayı kendisine doğrultmalı ve yeterli bir düzeyde öz-eleştiri yapmalıdır.
Naif bireye ruhsal açıdan en çalkantılı dönemi yaşatan, ayrıca fizyolojik gelişiminin en yoğun olduğu zaman dilimi ergenlik dönemidir. Bu dönemde onun hayata ve kendisine dair gerçeklik algısı büyük bir sınavdan geçer. Onun genlerinde saklı olan mizaç özellikleri ergenlik öncesi dönemde belirginleşir. Kişi kendi mantığına ve çevreden edindiği izlenimlere uygun bir kimlik sentezler ve bu kimlik kendi mizaç özellikleriyle birlikte kişiliği meydana getirir.
Kişiliği belirleyen genetik ve ruhsal pek çok parametre vardır. Bu değişkenler onun yaşamında karşılaştığı deneyimlerle ve kendi genetik mirasının getirileriyle açığa çıkan bir zincir gibidir. Bu zincirin zayıf olan halkaları zamanla yok olur, gücünü ve baskınlığını kanıtlayan halkalar ise; mevcut kişilik profilinin önemli bir parçası olarak yerini alır.
Her bireyin psiko-sosyal bir gelişim süreci ve sosyal çevreyi gözlemleyerek içselleştirdiği çeşitli karakter izlenimleri vardır. Bu izlenimler kişinin karakter yapısının mahiyetine göre sentezlenir. Edinilen bu sentez ise onun benliğinde bir model olarak benimsenir.
Özellikle ergenlik döneminde içselleştirilen kimlik modelleri gerçek hayatta sınanır. Genç birey yaşadığı zor deneyimlere kendi benimsediği kimlik modeli ile karşılık vermeye çalışır. Ergenliğin son aşamalarında ise; kişi kendisine uygun bir model benimser ve deneme, yanılma sürecini tamamlar. Kısacası bu dönemde yaşanan bir kimlik kargaşası değil, kimlik arayışıdır.
İnsanın kişiliğini geliştiren en önemli iki unsur öz-güven ve öz-saygıdır. Birey kendi öz-güvenini arttırmak için rekabet içinde olduğu diğer yaşıtlarıyla bir mücadeleye girer. Yeterince öz-güven tazeleyen naif kişiler edindikleri başarılar sayesinde zamanla kendilerine karşı saygı duymayı öğrenir ve bu şekilde ruhsal açıdan güçlenirler. Fakat aynı başarıyı gösteremeyen gençler kendilerine ve çevresindekilere karşı bir ispat çabası içerisine girebilirler. Kendini kanıtlama isteği, yaşadığı yenilgiler sonrası genç bireyin içinde beliren aşağılık duygusunun hafif bir dışa vurumudur. Onlar uygun olmayan davranış tarzları veya kişisel isyanlar göstererek çevresindeki ilgiyi kendi üzerlerine çekmek için ruhsal yapılarını yıpratabilirler. Söz konusu genç bireylerin en büyük ihtiyacı aile sevgisi ve desteğidir. Ebeveynlerin çocuğun kendi psikolojik bütünlüğünü ve öz-sevgisini sağlaması için destek vermesi elzemdir. Çünkü bu dönemlerde yaşanılan hayal kırıklıkları ileride yaşanılacak büyük başarıların hazırlayıcısı olacaktır.
Fakat yoğun aşağılık duygusu yaşayan gençlerin kendilerini ispatlama çabası önemle üzerinde durulması gereken bir sorundur. Bu tür vakalarda kendini ispatlama isteğine bağlı olarak derin bir buhran yaşanmakta ve kişi kendisine psikolojik anlamda zarar verebilmektedir. Dolayısıyla söz konusu genç bireyin istek ve tutkularının stabilize edilip kendi özüyle barışık olma yolunda aşama kaydetmesi gerekmektedir. Çünkü bu gençler kendileriyle barışık değildirler ve öz-kimliklerine olan farkındalıkları düşük düzeydedir. Onlar, gösterdikleri isyan ve tutkularını yansıtan kişilik figürlerini öykünerek benimserler. Bu benimseyiş çocuğun gelişim sürecini kötü anlamda etkileyebilir ve onun sosyal hayatını tehlikeye atabilir. Kendisiyle ve çevresiyle ilgili sorunlar yaşayan ve isyan çıkaran bu gençlerin saldırgan olabilme potansiyeli vardır. Bu bir kimlik bunalımıdır ve zamanla bir kimlik karmaşasına ve ilerleyen yıllarda ciddi psikotik rahatsızlıklara dönüşebilir. Ebeveynlerin ve sorumlu olan eğitimcilerin bu tür sorunlar yaşayan gençlere ılımlı ve ilgili bir şekilde yaklaşması ve kendisi ile barışık olma yolunda cesaretlendirilmesi problemin çözümü için yeterli olmayabilir. Dolayısıyla profesyonel bir yardım alınması gerekebilir.
Yaşanan ruhsal bunalımlar, naif bireyin kişiliğinin gelişimini kötü yönde etkileyebilir. Nevrotikten ziyade psikotik rahatsızlık yaşayan gençlerin sorunu sadece psiko-sosyal veya öz-güven sorunu değil, ruhsal ve fizyolojik kapsamlı yapısal bir bozukluktur. Bu durumdaki gençler daha çekingen ve pasif bir kimlik profili benimserler. Yeteri kadar sosyal bir çevrede bulunamayışlarından dolayı psiko-sosyal kimlikleri gelişmez. Kendilerine dönük algıları genellikle olumsuz içeriklidir; dolayısıyla kişilik yapıları sorunludur. İçinde bulundukları kimlik bunalımı, psikotik rahatsızlığın neden olduğu çarpık gerçeklik algısı yüzünden gerilimli ve ruhsal açıdan çalkantılı olur.
Genç bireyin henüz erken yaşta kendi yeteneklerinin farkına varması onun öz-güvenini tazeler, geleceğini aydınlatır ve ruhsal durumunu pozitif yönde etkiler. Onlar bu şekilde kendi öz-güvenlerini kazanırken zekâlarını da kullanarak yaratıcı güçlerini arttırırlar. Bu gençler, sağlam bir karaktere sahip birer birey olma yolunda ilerleyen şanslı kişilerdir. İmdi onlar, karşılaştıkları sorunlara karşı daha güçlü bir duruş sergileyecek ve edinecekleri başarılarla kendilerini ruhsal açıdan besleyeceklerdir.
İlerleyen yıllarda birey, artan sorumluluklarının bilincine varmalı ve yerine getirmeye çalışmalıdır. Çünkü olgun olmak, sorumluluk almak demektir. Sorumluluk almak ise; varoluşumuzu istikrarlı bir biçimde sürdürme ilkesini içerir. Erken yaşta küçük çapta görevler üstlenen ve yerine getiren gençler geleceğin mert ve olgun bireyleri olma yolunda aşama kaydederler. Önemli olan kişinin kendisinin ve hayatının bilincinde olmasıdır.
Bireyin en önemli gelişim parametrelerinden biri de kendi cinsel kimliğidir. Yaşıtlarıyla olumlu ilişkiler kuran gençler hem kendi öz-güvenlerini arttırır hem de karşı cinsin ayırt edici niteliklerini tanıyarak kendilerini geliştirirler. Ebeveynleriyle sağlıklı ilişkiler kuramayan gençler, karşı cinsle ilişki kurmada zorlanabilirler. Çünkü aile sevgisi ve eğitimi, bireyin sosyal kimliğinin ve karşı cinsle kuracağı sevgi bağının niteliğini belirleyen en önemli başlangıç evresidir. Naif gençlerin kendilerine içkin olan cinsel kimlikleri özellikle ergenlik döneminde gün ışığına çıkar. Kişinin cinsel yönelimi, onun cinsel kimliği hakkında bir ipucu verecektir.
Genel bir değerlendirmeyle kimlik bunalımı, özellikle ergenlik döneminde ortaya çıkan buhranın ve bocalamanın adıdır. Bu normal bir süreçtir. Onun ilerleyen yıllara rağmen kalıcı ve güçlü bir kimlik oluşturamama durumuna ise; kimlik karmaşası adı verilir. Kimlik karmaşası, kimlik bunalımının aksine bir hastalıktır. Bu durumdaki birey özerk bir yapıya ulaşamaz ve yaşadığı zor deneyimler karşısında güçsüz kalır. Toplumsal ve sosyal hayatta uyum sorunları çeker. Bu tür sorunlar yaşayan insanlarda bütüncül bir kişilik yapısından söz edilemez. Onların aidiyet duyguları yeterince gelişmemiştir. Sahip oldukları iç-görü yetersiz olduğundan kendileri hakkında bir durum değerlendirmesi yapamazlar. Çünkü kendilik algıları yeterince gelişmemiştir ve yüzeyseldir. İnsanlarla yakın ilişkiler kurmada başarısızdırlar; dolayısıyla genellikle yalnızdırlar. Söz konusu kişi kendisini bir işe adayamaz. Kendisine uygun olmayan işlerde istikrarsız ve başarısız bir şekilde çalışır. Ebeveynlerinin hayat görüşlerine zıt bir bakış açısı geliştirirler. İlkelere ve olgun bir hayat görüşüne sahip değildirler.
Bu tür insanlar kolay kolay meslek edinemeyip sık sık ortam değiştirirler. Kendi hayatlarının kalitesini arttırmak için bir amaç edinme gibi talepleri olmaz. Kendilerine uygun bir kimlik arayışında olduklarından özlerini yeterince benimseyemezler. Yaşanan kimlik kargaşasından dolayı birey ya bir çıkış yolu arar ve mevcut toplumsal düzene karşı isyan eder; ya da toplum tarafından benimsenen değer yargılarını yadsır.
Sonuç olarak, özellikle ergenlik döneminde yaşanan kimlik bunalımı ya da kimlik arayışı oldukça normaldir ve kişiliğin gelişimi açısından gereklidir. Çünkü o, bu dönemde yaşadığı gelişimle ve artan edinimleriyle birlikte kendi geleceğini kazanmak adına bir ön-aşamadan geçmektedir. Anna Freud’un dediği gibi “ergenliğin normalliği, anormalliğidir…” sözü bu durumu oldukça iyi betimler. Dolayısıyla fırtınalı bir dönemden geçen naif kişi bu süreci metanetle karşılamalı ve kendi özüne yatırım yapmalıdır. Çünkü bu dönemde yapılan yatırımlar ileride onun kişiliğinin temelini oluşturacaktır. Ebeveynlerin kendi evlatlarıyla kuracağı sağlıklı bir ilişki, yaşanılacak olan gerilimleri pasifize edecektir. Bu sağlıklı ilişki, naif bireyin kendisi ile barışık ve çevresi ile uyumlu olmasını sağlayacaktır. Önemli olan onun nasıl bir kimlik edineceği değil, hayatla kurduğu ilişkisinin ve sosyal çevresiyle olan uyumunun ne derecede güçlü olduğudur.

