Scroll Top
Manevi Yapımızın Gelişimi ve Kıymetli Değerlerimiz İçin Kısa Bir Tasvir

Çıkarcı amaçlar uğruna tekil bireyin ve toplumun birçok evrensel gerçeği görmezden gelmesi de, bizim kendimizle ve hayatla olan dirimsel bağın…

  Hayata gözlerimizi açmamızla birlikte benliğimizin manevi iç dünyası kendi formatında oluşmaya başlar. Anne rahminden doğup dünyaya gelmemizden itibaren derinleşmeye ve güçlenmeye başlayan bilincimiz, hayatımızın gizemli kapıların kilidini açan bir anahtar rolü üstlenir. Böylelikle hayatın gerçeklerinin farkına varacak ve us sahibi biri olarak var oluşumuzu sürdüreceğiz.

  Yaşamın ilk yıllarında yeterli bir derinlik ve kapasite kazanmamış olan manevi irademiz hayatla bağlantı kurmaya çalışırken pek çok olumsuz etkiye maruz kalabilmektedir. Fakat bu süreç bireyin ruhsal gelişimi açısından bir kırılma noktası olabilirse de, olumsuz deneyimlerden yapılan faydalı çıkarımlar onu hayata ve geleceğe hazırlar. Üstelik yaşanılan tecrübelerle gelişen pozitif bir manevi irade bireyi hayatın olumlu tarafına ve güzelliklerine doğru yönlendirir.

  İlerleyen dönemlerde hayatın gerçeklerini daha net ve derin bir şekilde değerlendirebilen benliğimizin artan manevi gereksinimlerine haz sağlamak için bir arayışa doğru yöneliriz. Kişinin söz konusu bu yönelimi, “benin” manevi anlamda aradığı değerlerle bütünleşme isteğinden kaynaklanır. Çünkü sahnenin arka tarafında, “benin” artan manevi gereksinimlerinin neden olduğu bir varoluş sıkıntısı oluşmaya başlamıştır. Onun manevi iç-evreni kendisini yeni arayışlara doğru sevk ettirmektedir. Kısacası, gerek biyolojik gerekse de soyut açıdan gelişen yetiler, kendilerine yeni ihtiyaçlar talep etmeye başlamışlardır. Sonuç olarak birey, kendi iç sıkıntısına neden olan dürtüsel gereksinimlerini ve manevi arayışlarını gidermek için hayatında belirlediği hedeflere doğru yönelecektir.

  O, içindeki yaşama kaynağı olan sevgiyi büyütüp çevresiyle paylaşma ihtiyacı içerisindedir. Çünkü insan, çevresiyle ve evrenle dirimselleşme gereksinimi duyar. Söz konusu birey kendi içindeki yalnızlığını giderebilmek için içindeki sevgiyi çevresiyle paylaşır. Kişi, kendisi için önemli olan sevgi nesnelerine sahip çıkar ve “beninde” onlara yer vererek manevi anlamda beslenir. Ancak bu aşamalar onu gerçek anlamda sınayan önemli hayat tecrübelerini de beraberinde getirir. Geçen zamanla birlikte kişi, yaşayacağı varoluş sıkıntıları vesilesiyle kendi içinde yeşerttiği sevgi çemberinin daralmasına ve içindeki yoksunluk hissinin alevlenmesine şahit olur.

  Bireyin kendi varoluş yolculuğunda edindiği deneyimler onun hayatla bütünleşmesine yardımcı olur. Ancak bu süreç, hayatın karanlık yüzünü de tanımasını ve onu tecrübe etmesini gerektirir. Kaygıyla tetiklenen mahrumiyet duygusu bireye boşluk hissinin gerçek anlamını ve sömürücü hissini benimsetir. Kendi içindeki huzurun katili ve ruhsal anlamda olumsuz bir değişimin tetikleyicisi olan kaygının yoğun etkisiyle karşılaşan kişi, onu bastırmayı başararak tecrübe kazanır.

  Önce bilişsel gelişim yoluyla, ardından da yaşanılan deneyimlerle kazanılan güçlü bir iç-görü, bireyin derinlik kazanan manevi iradesinin bir haritasıdır. Onun kendisi hakkında edindiği akılcı ve gerçekçi yargılar, iç-görüsünün gelişimini sağlar. Yaşanan deneyimler ve akıl yürütmeler, onun mantığına uygun bir şekilde kişiliğinin gelişimini destekler. Bu durumda birey, elde ettiği tecrübelerle bir yargı sahibi olur ve kendi inancını güçlendirir. Ancak, yanlış yargılarla oluşmuş çarpık bir inanç baskın olduğunda, o bunun tesirinde kalarak kötü bir varoluş formatına doğru sürüklenebilir.

  Yargılarımız çeşitli manevi değerleri muhafaza ederler. Örneğin; kişinin kendi haysiyetini, gururunu, saygısını korumak için işlev görmesi gibi. Peki, insanlar neden yargılarının gücüne sığınıp hayatlarında hep güçlü kalmaya çalışmaktadırlar?

  Yargının neden kişi için bu kadar gerekli olduğunu evrensel açıdan sorgularsak felsefi bir boyuta adım atmış oluruz. Bu bağlamda yargı, hayatın acı gerçekleri karşısında oluşan hiçlik duygusunun bireyin manevi değerleri üstündeki olumsuz etkisine karşı gösterdiği ruhsal bir dirençtir. Çünkü bu noktada hiçlik hissi, onun varoluşunun derinliğine orantılı olarak perdenin arka planında zaman zaman kendisini hissettirmektedir.

  Bireyin gerçeklik anlayışını şekillendiren faktörlerden biri de yine yargılardır. Pek çok farklı konudan edinilen yargının güçlü olması, yargının savunduğu düşüncenin dirençli olduğunun bir göstergesidir. Bu durum onun kendisine ve hayata karşı duyduğu inancı da besler. O nedenledir ki, biz eğer yargı gücümüzden muaf kalırsak kendimiz için savunduğumuz şey bizim için zamanla anlamsızlaşır ve biz onu kaybederiz. Kendi öz-değerlerimizin bir savunuculuğunu üstlenen bu gece bekçileri, kişinin değer biçtiği hayat anlayışına uygun bir şekilde güçlenir ve yapılanır. Bilginin soyut kalıplarını oluşturduğu gibi inancın da kaynaklarından biridir. Kısaca mantığa ve zekâya göre biçilmiş kaftandır.

  Yargının, “benin” kendi manevi değerlerini korumak için var olduğunu ve ruhsal bir yol gösterici gibi görev üstlendiğini belirttik. Şimdi yargının savunduğu şeyi yani bilgiyi evrensel olarak sorgulamanın zamanıdır.  Kendi varoluş çizgimizde edindiğimiz bilgilerin hayatımız üstündeki olumlu etkilerinin önemini de bu yazıda vurgulamak istiyorum.

  Bilgi, realite anlayışımızın platformunu oluşturan, hayatla iletişim kurabilmemizi sağlayan bir bağlantıdır. Kendi usumuzla edindiğimiz bilgi gerçek olandan üretilir ve gerçek olan bizim için bir bilgi kaynağıdır. Hayata dair edindiğimiz veriler zihnimizde bir bilgi formatına dönüştüğü için biz dış dünya hakkında doğru yargılara ulaşabiliyoruz. Bilgi burada gerçek olandan üretilen tecrübedir. Öte yandan, insan tarafından yorumlanan veya kabul edilen gerçek, sınırları daraltılan ve öznelleşen bir gerçektir. Bu yüzdendir ki, dolaysız bir şekilde var olan gerçek sahici olandır.

  Hayattan edindiğimiz tecrübelerle şekillenen manevi yapımızda bilginin bizim için büyük bir önem arz ettiğini bilmeliyiz. İnsanın günlük yaşamında gerekli olan bilginin noksanlığı, onun kötü durumlar yaşamasına neden olabilir. Bu durumda zorlukları ve engelleri aşabilmemizi sağlayan ilk unsur hayatın gerçeklerini bilmeyi ve tanımlayabilmeyi gerektirir. Hayatımızda pek çok konu hakkında edindiğimiz doğru bilgi, bizim varoluşumuzdaki sıkıntımızı gerçekle olan bağlantımızı güçlendirerek hafifletir. Bunun nedeni gerçeği bilmenin, doğru bilginin bilinmesi ile orantılı olmasıdır. Doğru bilginin varlığı, bizi gerçeğin merkezine daha çok yaklaştırır. Kısaca doğru bilgi, belirsizlikleri ve sorunları çözen soyut bir argümandır. Birçok farklı konu hakkında elde edilen sübjektif bilgi ise, göreceli bir gerçekliktir; yani net değil bulanıktır. Dolaysıyla bunlar, bizi gerçeğin merkezinden daha uzağa doğru fırlatacaklardır.

  Kişiyi bilgi edinmeye doğru iten ruhsal faktörler kendi gücünü manevi açıdan zenginleşme ve gelişme arzularından alırlar. İnsanın içinde hep daha fazlasını isteyen ve tatmin olmayan manevi bir açlık ve onu kışkırtan bir “merak” iç-güdüsü vardır. Birey yaşamında manevi olarak büyümeyi ve beslenmeyi arzular. O, kendi manevi dünyasını bilgilerle donatır ve zenginleştirir fakat bu esasında bir ihtiyaçtır. Birey bilgeliğe, kendisine manevi haz sağlayan değerleri edinerek ve onları içselleştirerek ulaşır. Pek çok insan içindeki manevi eksiklikleri hayatla bütünleşerek hafifletmeye çalışır. Çoğu kişi kendi içindeki var olma gücünü hayatı sorgulama ihtirasıyla devam ettirir. İnsanoğlu, içindeki manevi açlığı yanlış ya da doğru bilgilerle besleyerek hazzı elde etme ve bu şekilde rahatlama peşindedir. Sorgulayıp bularak veya inkâr edip gerçeği saptırarak…

  Sonuç olarak bu yazının sonunu, içselleştirdiğimiz önemli deneyimlerin ve adını saydığımız manevi değerlerin hayatımızda tutunmakta olduğumuz bir dal kadar önemli olduğunu vurgulayarak getirmek istiyorum. Birey ve toplum olarak bizi asri medeniyet seviyesine yükseltecek olan süreç söz konusu manevi değerlerin zenginleştirilmesi ve korunması ile mümkündür. Öte yandan, bir insanın kendi bedeninden bağımsız olarak yaşayamayacağı gibi, kendisini ilgilendiren gerçeklerden tamamen soyutlanmış bir şekilde var olması da beklenemez. Kişinin sırf kendi sorunlarını azaltmak için özünü ilgilendiren önemli gerçeklerden uzaklaşması yanlıştır. Bunun yanında, çıkarcı amaçlar uğruna tekil bireyin ve toplumun birçok evrensel gerçeği görmezden gelmesi de, bizim kendimizle ve hayatla olan dirimsel bağın körelmesine yol açacaktır.

  Varoluşumuzu kötü yönde etkileyen ve hayatla olan bağımızı zayıflatan şey kendimize özgü yaratıcılığımız değil, hazzı elde etme ve yanlışları yanlışlarla telafi etme isteğiyle kullandığımız özgür iradedir. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen kendi özgür iradesini kullanıp iyiliği yoktan var etmeye çalışan ve bu yüzden git gide yalnızlaşan birey, günümüz toplumunun en ideal ve doğal bireyi değil midir? O ki; dumura uğrayan hayatını rasyonel bir şekilde gözden geçirecek ve iradesini güçlendirip kendi varoluşunda doğru ve yararlı olana yönelecektir. Ne yazık ki; onun için başka bir çıkış yolu da yoktur.