Scroll Top
Benlik Kavramı ve Psikanalitik Kuram

Geçmiş zamanda süregelen pek çok düşünür bunu “ruh” başlığı altında betimlemeye çalışarak insanlık tarihini devindiren en önemli cevheri sorgulamaya yöneldi.

  Benlik kavramı, insan “merakının” kendi özüne ve varoluşunun gizemine doğru yöneldiğinden beri tam olarak açıklanamayan bir soru işareti olarak kaldı. Geçmiş zamanda süregelen pek çok düşünür bunu “ruh” başlığı altında betimlemeye çalışarak insanlık tarihini devindiren en önemli cevheri sorgulamaya yöneldi. Bu bilmece, başlarda antik çağ filozofları tarafından mercek altına alınarak felsefe dünyasının en çok sorgulanan “varlık” kavramı haline geldi. Sonrasında ise, mevcut kuramsal yaklaşımlarla kendi mahiyeti hakkında bilgi edinilmeye çalışıldı. Düşünürler ve kuramcılar bireyin, doğanın (tabiat) yapısıyla olan ilişkisindeki mevcut verileri bir rehber gibi kullanıp daha kapsamlı ve derin tahminler yürüterek gizemli gerçeği aralamaya çalıştı. Tecrübelerle edindiği birikimi kullanarak insanlığın kaderini aydınlatan ve aklın sınırlarını zorlayan pek çok düşünür, bu kavram hakkında evrensel olanı, yani “bilinmeyen varlığın gerçekliğini” kabul etti. Çünkü bu varlık insan için mistik bir gerçek oldu. Yani mistik olduğu kadar gerçek ve gerçek olduğu kadar da mistik bir şekilde varlığını sürdürdü.

  “Yaratanın” var olma nedeninin anlaşılması için etkili yöntemler mevcut olsa bile bu gerçek, kayda değer bir kesim için “agnostisizmin”, yani Tanrının var olup olmadığının bilinemeyeceği düşüncesinin kisvesi altında gizemliliğini korudu. Kısacası, genel anlamda insanlığın Tanrı hakkındaki bilgisi hep belli bir tahminde ve sınırda kaldı. Tıpkı kendi varlığının nedeninin bir gizem ve sır olması gibi. Ancak, konuyu daha temkinli ve hümanist bir gözle değerlendirirsek, Tanrının deneysel açıdan kesin biçimde kanıtlanması durumunda bile, insanın manevi derinliğini besleyen gizem duygusunun zayıflayabileceği ve bunun bazı insanlar için varoluşsal anlam arayışını farklı bir yöne sürükleyebileceği düşünülebilir. Bu durum kimi bireylerde büyük bir anlamsızlık duygusuna yol açabilir, kimi bireylerde ise yeni anlam arayışlarını tetikleyebilir. Böyle bir ihtimalde insan, hayatla olan bağını yeniden kurmak zorunda kalabilir; aksi halde bağsız, limansız ve yurtsuz bir evrende kaybolmuş hissedebilir.

  Esas konumuza dönecek olursak, varoluşumuzda hayati bir rol oynayan düşünce gücünden (düşünce üretmenin) asla kuşku duyulamayacağını Descartes zamanında belirtmişti. Bu konuyla ilgili olarak bireye manevi bir derinlik sağlayan ve varoluşuna renk katan duygular, hayatın anlamını kendisine daha çok benimsetmektedir. Fakat aynı zamanda bu ögeler onun hayatla olan bağlantısına çeşitli nitelikler de kazandırmaktadır ki; sevgi ve kaygının bireyin ruhundaki baskınlığı onun varoluşu üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu kapsamda düşüncelerle kurgulanan ve duygusal değerlerle taçlandırılan derin manevi yapımız, dış dünyayla bağlantı kurarak yapılanmaktadır. Bunu da dolaylı veya dolaysız bir şekilde ruhsal anlamda devinerek gerçekleştirmektedir. Fakat geriye doğru dönüp baktığımızda üzerinde tartıştığımız bu manevi ögeler, bizim zaten bilincine varabildiğimiz soyut değerlerdir. Peki, bu durumda biz, “ben”in gizemini az da olsa aydınlatmış olmuyor muyuz; yoksa yine elle tutulur somut delillere mi ihtiyaç duymalıyız?

  Ne mutlu ki; hayatımızdaki zorlukların üstesinden gelmede bize yardımcı olan inancımız, kendi varoluşumuzun güç kaynağı olarak görevini yerine getirmektedir. Birey, kendisi için değerli olan şeylere duyduğu inançla hayatına yön verip manevi açıdan zenginleşmekte veya ümitsizliğiyle yıpranıp kötürümleşmektedir. Bu duruma bağlı olarak birey, kendi inancının kaynağı olan “Tanrı” kavramına el süremiyorsa, onu değerlendirmeye çalışsa da tahlil edemiyorsa ilahi olan(!) pek çok insan tarafından evrensel bir gerçeklik olarak kabul edilmeye devam etmektedir. Çünkü o herkes için gizli bir güç olup evrensel görevini yerine getirmektedir. İnsanoğlu kendisini ruhsal anlamda besleyecek ve belli bir dinginliğe ulaştıracak olan mistik değerleri canlı bırakmayı bilmelidir. Zira gizemini koruyan bu mistik değerler, insanoğlunun hayat hakkında beslediği düşünceleri, yargıları ve inançları için soyut bir platform görevi üstlenirler. Bu platformun yokluğu büyük bir kaosa neden olabilir. Tıpkı zeminsiz ve çekimsiz bir uzay boşluğu gibi… İmdi insanoğlu kendi içinde huzuru bulamayacağı gibi, yeni bir başlangıç noktasına da ulaşamayacak; çünkü doğrular ve düzlemler artık mevcut olmayacaktır. Sadece boşluk…

  Üzerinde durmamız gereken önemli noktalardan biri, insanın zamanla edindiği pek çok prensibin kendi kişiliğini oluşturduğu ve mevcut kişiliğin farkında olunmayan etkiler tarafından törpülenebileceğidir. Bu da, dikkatimizi tekrar ayrı bir mistik gerçeğe doğru çekebilir. Kendi varoluşumuzun bilinmeyen yönlerini sorguladığımız zaman boyunca, dünyaya ve hayatlarımıza çeşitli yönler verdiğimizi, ayrıca maddi ve manevi ögelere biçtiğimiz değerlerle kendi mikro evrenimizi büyütmeye çalıştığımızı söylemeliyim.

  Psikolojide insan benliğini derin ve ayrıntılı bir şekilde inceleyerek kendi sınıfında efsaneleşen Psikanalitik kuram, Freud’un geliştirdiği hem bir kişilik kuramı hem de bir sağaltım yaklaşımıdır. Freud bu kuramla, insan benliğini çeşitli katmanlara ayırarak ve mantıklı bir şekilde değerlendirerek bireyin benliğinin gizemini aralamaya çalışmıştır. Başta Freud olmak üzere pek çok ilgili psikanalist, vakalar üstünde tespit ettikleri semptomlar ve oluşturulan teorilerle benliğin bir şemasını çıkarmaya çabalamışlardır. Psikanalizin karmaşık içerikli yapısı ve kurgusal yönü, haleflerinin bir ilham kaynağı olmuştur. Buna rağmen elbet dayandığı bazı tezler çürütülmeye mahkûmdur ve bu kuramın zayıf ayrıca eleştiri toplayan noktaları günümüze ulaşmıştır. Her şeye rağmen, bu yazımda psikanalizin bel kemiğini oluşturan temel yapı taşlarına kısaca yer vermek istedim. Gizemin merak uyandıran yapısını azıcık da olsa aralamak ve insan benliğinin soyut gizeminin kendi başına bir gerçek olduğunu vurgulamak için…

  Psikanalitik kuram, bireyin kişiliğini yetişkinlik dönemine kadar süren bir gelişim süreci içerisinde ele alır ve benliği “ego”, “süper-ego” ve “id” olarak üçe ayırır. Kişinin bilinçaltında (id) var olan saldırgan ve cinsel dürtüler toplumsal normlarla bir çatışmaya girerek “ego” tarafından denetim altına alınır. “Egonun” uygunsuz davranışlarda bulunmasını önleyerek mantıki ve vicdani sınırlar getiren ise “süper-egodur.” Bu yetinin gelişimi çocuğun kişiliğinin ahlaki yönünü belirler. “Süper-ego”, çocuğun aile içi ve toplumsal yaşamda karşılaştığı engeller ve yasaklarla yapılanır ve yaşayacağı sosyal ilişkilerde “ben” in içsel bir eleştirel aygıtı konumuna yükselir. Şunu unutmamalıyız ki; “süper-egonun” aşırı güçlü yapısı bireyin özgürlüğünü kısıtlamakta, noksanlığı ise kontrolsüz davranış şekillerine neden olmaktadır.

  Durumu şuur ve şuuraltı katmanlarının özelliklerini inceleyerek ele alırsak, dürtüsel güçlerin bulunduğu “idin” içinde olup bitenler bireyin bilincinin kapsamı dışında cereyan eder. Kendi bilincimiz ise, dış dünyadan gelen uyarıcıları yorumlayan ve dürtülerin doyumu için irademizi yönlendiren “ego” olarak nitelendirilir. Dürtülerin deposu olan “idin” ise; biyolojik ve kalıtımsal dürtülerle yakından ilişkili bir yapı olarak düşünülebilir. Bunun nedeni, “idin” insana kalıtımla geçmesi ve doğuştan gelen yapımızda dürtüsel eğilimleri barındırmasıdır. Bu öge, ruhsal yapımızın en eski ve ilkel parçası olarak kabul edilir. Bunun yanında, toplumsal normlara uygun davranış üslubumuzun ve ahlaki değerlerimizin oluşumu “süper-ego” aracılığıyla gerçekleşir. Dürtülerini bastırarak bir irade ve kişilik sahibi olmaya başlayan birey, artık kendi davranış üslubunu toplumsal standartlara indirger ve varoluşunu gerçekleştirir.

  Psikanalizin beyan ettiği “ego-id” anlaşmazlığı şu şekilde açıklanabilir: “Egonun”, bir yandan “ide” ait dürtülere haz elde etme arayışında iken, bir yandan da “süper-egoya” itaat etmek zorunda kalması dürtülerin bastırılmasına neden olmaktadır. “Egonun” “süper-ego” karşısındaki tutumu, bireyin özgürlüğünün kontrol altına alınıp kişiliğin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Sonuçta “ego” haz elde etmek için iradeyi yönlendirmek zorundadır. Bunun yanında insanın kendisinde değiştiremeyeceği bazı özellikler vardır. Tıpkı; mizaç özellikleri ve dürtülerin oluşturduğu dinamikler gibi.

  Sonuç itibariyle, bize bağışlanan bu kusursuz yapının tek bir kaynaktan neşet ettiği düşüncesi de insan zihninde güçlü bir yer tutmaktadır. Kesin olan şu ki; sahip olduğumuz bu muazzam yapının ideal bir denge anlayışıyla yönlendirilmesi kendi yaşam kalitemizi arttıracaktır. Böylelikle manevi açıdan zengin bir varoluş istikametinde yol alarak mutluluğa ulaşabilmemiz mümkün hale gelecektir. Birey, yaradılışın ulvi mucizesine ve kusursuzluğuna inanmalıdır. Mutlak olanı(!) deşifre etmenin bize kaostan başka bir şey kazandırmayabileceğini, fakat onun nimetlerinden yararlanmanın ve ona manevi anlamda bağlanmanın bizi huzura kavuşturabileceğini düşünmek mümkündür. Bazen az şey bilmek, çok şey bilmekten daha huzur verici olabilir.