Hayat zaman zaman acı bir dramadır. Bu drama içerisinde belli güçlerin etkisinde bazen iyi bazen de kötü niyetle kullanılan bir kukla gibi hisseder acıyı tadan insan. Fakat hayat her ne şekilde yaşanılsa yaşanılsın anlamlıdır söz konusu kişi için. Hayatın kendine has anlamını barındıran nüvesi ise gerçeğin kendisidir.
Gerçek olan bir yanılsama dahi olsa, bu birey için büyük bir anlam teşkil eder. Kişinin kendisini ilgilendiren gerçeklerle bütünleşmesi onu manevi açıdan mükâfatlandırır. O, varoluşunda elde etmesi gereken gücü hayatın gerçeklerini özümseyerek kazanır.
Bu bağlamda bireyin kendi hayatının gerçeklerine olan farkındalığı, onun varoluşu üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Onun benliğinde saklı olan ruhsal potansiyeline ulaşması, kendi özünün bilincine varması ile mümkündür ve bunun farkındalığına varan kişi hayatın türlü türlü zorluğuna rağmen var olmayı bilecektir.
Kişinin kendi kaderinin gerçeğini özümseme derecesi, varoluşunu niteleyen bir numaralı unsurdur. Onun, özünü kadere yansıtabilmesi, yani var olabilmesi ancak iç dünyasının perdelerini bilginin ve gerçeğin ışığına açması ile mümkündür. Başka bir deyişle birey, özünü var ettiği müddetçe özgün bir üslup ve sıfatla yaşamayı bilecektir. O, özünü var ettikçe ışıldayacak ve zamanla keşfedip parlattığı cevherini kullanarak emin adımlarla geleceğe doğru ilerleyecektir.
Olması gereken, dış dünyanın nimetlerine ve geleceğin çeşitli sürprizlerine karşı açık ve hoşgörülü bir tutum sergilemektir. Böylece kişi hayatı tanıdıkça ve gerçekleri içselleştirdikçe farkındalık düzeyini arttıracaktır. Dolayısıyla o manevi açıdan aydınlanarak gerçeği daha iyi bir şekilde analiz edecek ve kendi içinde bir bütün olarak varoluşunu sürdürecektir.
Doğru bilgiye zekâmız ve sezgilerimizle ulaşmalı ve hayatı objektif bir şekilde değerlendirmeliyiz. Bu durumda yaşadığımız deneyimleri nesnel bir şekilde muhakeme etmeli ve gerçeğin doğal halini kendi değer yargılarımızdan soyutlamalıyız. Birey kendi ufkunu hayat hakkında edindiği bilgilerle genişletir ve içinde barındırdığı anlamsal belirsizlik ve boşlukları bu şekilde telafi eder. Belirsizlikler ve boşluklar telafi edildikçe o hayata daha güçlü bir şekilde sarılır ve iradesine hâkim olur. Böylece karşısına çıkan engelleri aşar ve kaderin zorluklarına karşı güçlü bir duruş sergiler. O var oldukça özünü parlatır ve özüyle bir olduğu müddetçe de hayallerini gerçekleştirir.
Fakat olası bir aydınlanmanın veya uyanışın olmadığını varsayarsak birey hayatını yönlendiremediği gibi, kaderin buyruğuna boyun eğecektir. Bu safhada o, sanki kendi yelkenlisinin dümenini kadere teslim etmiştir ve özgürlüğünü gerçekleştiremediği için pasif bir varoluş formatına doğru sürüklenmektedir. Birey, çekingen bir tutum içerisinde oldukça ve kendisini ilgilendiren gerçekleri yadsıdıkça hayattan uzaklaşır. Kendi öz-kimliği bu süreçte benliğinin derinliklerinde kaybolur. Söz konusu kişi, hakikatin ışığının ruhunu aydınlatmasına izin vermedikçe onu ayağa kaldıracak olan inancın oluşması da mümkün olmaz. Çünkü gerçek olan, onun ilacı ve ruhsal besinidir.
Bu olumsuz süreç devam ettikçe birey özüne karşı yabancılaşır; çünkü onun özü, benliğinin karanlık mağarasında kaybolmuştur. Bu şartlar altında onun ruhsal gelişim ve atılım isteği sönüp gider. Hayata karşı duyduğu sevgi ve coşku hisleri zamanla gücünü yitirir ve bu hisler yerini bıkkınlık veya nefrete, daha da kötüsü kaygıya bırakır.
Kendisine karşı yabancılaşmış bir bireyin, özünün bilincinde olan(!) ama yetisiz ve niteliksiz sıradan bir insandan farkı yoktur. Ne yazık ki; o unutulan veya yadsınan öz-değerler, ilerleyen zamanla birlikte anlamını yitirir. Çünkü söz konusu kişi yüreğinin sesini dinlemekten vazgeçmiştir. O bir dahi kadar yetenekli olsa bile gerçek anlamda bir hiçtir artık. Başka bir açıdan özünü kaybeden birey, sürü psikolojisi içerisinde yönetilen bir kukla konumuna gelmiştir. Onun bu topluluk içerisinde sesini duyurabilme ve özgürlüğünü ilan edebilme çabası, bir anda parlayan ve sönen saman alevinden farksızdır. Bu durumda onun, kendi varoluşunun fitilini ateşleyecek güçlü bir ruhsal devinime ihtiyacı vardır. Bu güçlü devinimi yaratacak olan unsur ise; kendisini ilgilendiren gerçekleri özümseyip hayatla bütünleşmesidir.
Pek çok durumda kaçınılan ya da yadsınan şey de gerçeğin kendisidir. Onun hakikatlerle yüzleşmesini engelleyen kaygının nedeni ise; hiçlik içerisinde haykıran naif çobanın hayattaki acı yalnızlığı ve çaresizliğidir. Buna bağlı olarak zaman zaman bireyin ta kendisidir; hayatını bir cehenneme, sefalete veya acınası bir duruma çeviren. Onun farkında olması gereken ilahi gerçek, hayatın herkes için geçerli olan evrensel yasalar tarafından belirlendiği ve evrendeki her şeyin dirimsel bir sevgi bağı içerisinde bulunduğudur.
Sonuç olarak gerçek olan, bireyin farkında olduğu her şeydir(patolojik durumlar hariç). O her nimet, olgu, korku, mutluluk, anı, deneyimdir. Evrendeki her nesne, her varlık ve herkestir. Ondan kaçınılabilir veya ona katlanılıp bir pay alınabilir. Ama gerçek şu ki, onsuz bir hayat hayatın kendisi değil hiçtir; hiçliktir.

