Scroll Top
Ruhsal Hastalıkların Niteliği ve Birey Açısından Genel Değerlendirmesi

Hiçbir ruhsal hastalık bireye pozitif açıdan bir yarar sağlamaz ama yaşadığı derin rahatsızlıktan zaferle ayrılması onu olgunlaştırır…

  Toplumsal sistemin oluşması ve topluma has değerlerin korunması uğruna tümel bireyin özgürlüğü belirli kalıplara sokulmaktadır. Bu şekilde günümüz insanının varoluş çizgisi daralmakta ve özgür iradesi törpülenmektedir. Dolayısıyla pek çok insan kendisine huzur, haz ve mutluluk veren ihtiyacından feragat etmek zorunda kalmaktadır. İşte, kişiyi bu varoluş formatına doğru iten kapitalist sistem toplumsal nevrozun sebebini oluşturur. Bu mevcut formatta o çeşitli açılardan bir kısıtlanmaya doğru itilmekte ve dürtülerini bastırmaya mecbur kalmaktadır. Üstelik kendi dürtülerini tatmin edemeyip bastırdıkça hayat beklentileri değişmekte ve artmaktadır.

   Nevrotik bozukluğun kısa tanımı; bireyin kendisine karşı kısmi olarak yabancılaşmasıdır. Her ruhsal hastalıkta olduğu gibi kaygı da nevrozun oluşum sebebidir. Nevrotik kişinin çevresine uyum sağlayamama ve kendi kişiliğinin bazı olumsuz yönlerinin farkına varamama problemi çözülmesi gereken ruhsal bir sıkıntıdır. Çünkü o kendi dikkatini kaygının neden olduğu psikojenik semptomlara vermiştir. Bu yüzden hayatla kurduğu bağ ve ilişki, korkunun ikamesinde kendisini belli eden çeşitli nevrotik hastalıklarla gölgelenmektedir. Yine de nevrotik hastalar gerçek yaşamdan kopmaz. Kendilik algısı bazı bozukluklar taşısa da o gerçek dünyaya bağlıdır. Söz konusu hastalıkta ciddi zihinsel bozukluklar olmadığından birey yaşantısını ve günlük faaliyetlerini büyük ölçüde sürdürebilir.

  Bilinçaltına bastırılan dürtüler çeşitli nevrotik belirtilerle kendisini hissettirirken aslında ilgiyi ve çözümlenmeyi bekleyen ruhun(!) göstergeleri gibidirler. Bu belirtilerin dindirilmesi için kişi kendi iç-görüsünü kullanıp bilinçaltına bastırdığı deneyimlerle yüzleşmelidir. Böylelikle kendisini ve hayatı daha iyi tanıyıp dingin ve dirayetli bir ruhsal yapıya ulaşacaktır. O bunu ancak kendi sorunlarını anlayarak ve çözerek başarabilir.

  Korkunun mihenk taşı olduğu bir başka hastalık da fobidir. Fobi; bireyin bir nesneye, mekâna veya içinde bulunduğu koşula karşı gösterdiği nedensiz korkudur. O, fobinin etkisiyle korkuya kapılıp karşılaştığı şeyi kendisi için bir tehdit olarak algılar. Bu durumda kişi korkuya neden olan şeyin (nesne, mekân, koşul) kendisi için ne anlama geldiğini bulmalı ve korkunun mantıksal nedenini ortaya çıkarıp sorunun üstesinden gelmelidir.  Bunun yanında nevrotik bir hastalık olarak kabul edilen fobiler, bireyin günlük faaliyetini ve yaşam kalitesini kısmen bozan bir etkiye sahiptir.

  Günlük yaşamda kendisini gösterebilen saplantılar ise, kişinin etkisinden bir türlü kurtulamadığı, sıkıntı ve rahatsızlık veren takıntılı düşüncelerdir. Onun, saplantıların vermiş olduğu korku ve sıkıntıyı azaltmak için kendisini yapmaktan alıkoyamadığı düşünsel veya davranışsal süreçleri sık bir şekilde tekrarlamasına kompulsiyon denir. Dolayısıyla günlük hayatı olumsuz bir şekilde etkileyen ve yaşam kalitesini azaltan bu rahatsızlığa OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) adı verilir.

  Depresyon; kaygının, ümitsizliğin, karamsarlığın ve iştahsızlığın ağır bastığı ruhsal bir hastalıktır. Bu durumdaki kişi yaşama coşkusunu, sevincini ve heyecanını büyük ölçüde kaybeder. Gerek çevresel gerekse de genetik faktörler depresyonun oluşum sebebi olabilir. Depresyondaki bireyin gerçeklik ve kendilik algısında olumsuz düşünceler baş gösterir. O yaşamını sürdürmeye isteksiz ve iştahsızdır. Yaşanılan tecrübeler akabinde hep kendisini suçlar.

  Depresyonla başa çıkmak irade ve gayret gerektirir. Kişi içindeki yaşama sevincini pekiştirmeli ve hayata tutunmayı öğrenmelidir. Bireyin kendi rahatsızlığını kabul edip zorlukların üstesinden gelmesi, onu zamanla daha güçlü ve metanetli kılacaktır. Ayrıca depresyonun oluşumu, bireyi ruhsal anlamda bir değişime ve yenilenme sürecine teşvik eder. O, bu deneyimle birlikte manevi açıdan kabuk değiştirir. Böylelikle kendisine ve hayata bakış şekli güncellenir.

  Öte yandan, toplumda görülme sıklığı oldukça kısıtlı olan (%1-3) psikotik vakalar, günümüzde artık hem psikolojik hem de psikiyatrik tedavi gerektiren ciddi hastalar olarak kabul edilmektedir. Genel tabiriyle psikoz belirtileri çok daha derin ve sinsi bir prognoz (hastalık seyri) içerisindedir ve kişiyi günlük yaşamından alıkoyabilir.

  Psikozlarda bireyin psiko-sosyal gelişimi sekteye uğramış ve zihinsel bozukluğu ağır bir duruma gelmiştir. Hastanın gerçekle ilişkisinin kaybolduğu, sosyal hayatın bittiği ve kişilik değişimlerinin dahi görülebildiği ciddi psikozlar, fizyolojik veya işlevsel kökenli ağır ruh hastalıklarıdır. Genel olarak psikoz belirtileri arasında hezeyanlar, konuşmada tutarsızlıklar, düşünce ve davranış bozuklukları, duygu durumunda derin dalgalanmalar, bellek ve zekânın yerinde olmasına rağmen ciddi oranda iç-görü yokluğu ve kişilik bozukluklarını sayabiliriz. Bu tür hastalığı olan bireylerin bilişsel işlevlerinde ciddi bozukluklar gözlemlenir.

    Ağır bir psikotik vaka; hastalığın belirtisi olarak algı bozuklukları, delüzyonlar ve sanrılar duyumsayabilir. Hastanın gerçek hayatla kurduğu ilişkinin zayıflamasında önemli bir rol oynayan delüzyonlar, onun zihnindeki öteki gerçekliğin temelini oluşturur. Gerek delüzyonlar gerekse de sanrılar ve algı bozuklukları, bireyi reel yaşamdan alıkoyan nedenlerdir ve onun hayat görüşünü ve inancını çarpıklaştırarak paranoyasını beslerler. Benlik, zamanla delüzyonlar ve sanrıların ablukası altında kendi özgürlüğünü yitirmeye başlar. Buna ilaveten geçmiş zamanda bastırdığı travmatik deneyimleri psikopatolojik belirtiler ile dışa vurur.

  Ciddi psikotik rahatsızlıklarda kişinin gerçeklik algısını ve anlayışını çarpıtarak benlik içinde derinleşen paranoya, bireyin kimliğini kendi nefsine ikame ederek ele geçirir. Artık onun korkuları ve kâbusları, kendi çarpıtılmış hayat anlayışında delüzyonel bir gerçeklik oluşturur. Dışarıdaki dünya, bundan böyle onun için güvenli değildir ve tehlikelerle doludur. O, delüzyonlar ve sanrıların etkisinde kendisine yeni bir dünya yaratırken adım adım gerçek dünyadan uzaklaşır ve kendisini sosyal hayattan yalıtır. Reel dünyadan koparak gerçek olana karşı yabancılaşması sonucunda kendi hayatını sürdürmesi zorlaşır. Kişi çevresine uyum sağlamakta ciddi güçlük çekerken benliği içinde oluşan çarpık dünya anlayışı onu hakikatten alıkoyar. Günlük yaşantısını sağlıklı bir şekilde sürdüremez, gazete okuyamaz, televizyon seyredemez ve yeni insanlarla tanışıp sağlıklı ilişkiler kuramaz. O, dış dünyaya hep bir şüphe gözüyle bakar. Çünkü kişi, dış dünyaya karşı güvensizdir.

  Hiçbir ruhsal hastalık bireye pozitif açıdan bir yarar sağlamaz; ama yaşadığı derin rahatsızlıktan zaferle ayrılması onu olgunlaştırır ve ruhunun direncini arttırır. Güçlü bir öz-farkındalığın nefsinde gelişen dinamik ve dingin bir irade çok önemlidir. O, hayatla kurduğu bağı yaşayacağı güzel deneyimlerle güçlü tutabilir. Keşfetme isteği, yaratıcı ve güçlü bir benliğin oluşması için gereklidir. Kişi biraz melankolik biraz da nevrotik bir ruhsal yapıya bürünse de sağlam ve bütüncül bir kişiliği kendi içinde var edebilir.

  Hayata ve zamana tutunma açısından o kendi dürtüsel ihtiyaçlarını yeteri kadar sağlamalıdır. Bunun için hayata dönük ilgisi yeterli bir düzeye ulaşmalıdır. Söz konusu ilginin oluşabilmesi için de güçlü bir inancın filizlenmiş olması gerekir. Kısaca, iradeyi ayakta tutan inançtır ve inanç(!), bizim gerçek hayata demir atmamızı sağlar. İnancın pekişmesiyle birlikte ilgi, ilginin güzelliklerle taçlanması da mutluluğu getirecektir. Birey, umudunu hiç kaybetmemeli ve sevginin ışığına doğru yürümelidir.

Onu hayata bağlayacak olan güzelliklerin farkına varabilmesi…

Hayatın güzelliklerini benliğinde yaşatabilmesi…

Ve inancın gücüyle, zorluklara karşı metanet gösterebilmesi için…