Yazılar
Kısacası hayat artık sevgisi, aşkı, onuru ve ihtişamıyla anılardadır. Narsist kişi için ise özgürlük zaten ezelden beri yokları oynamaktadır.
Açgözlülük sahip olduklarından fazlasını edinmek; zevki tutkuyla istemek ve tutkularının etkisiyle büyüyen açlığını asla giderememektir.
O ulaşılmazdır, göklerin ötesindedir; çünkü kendi üstünlük armasını kendisine karşı duyduğu gözü kör aşkla somutlaştırır.
Biz onu, koruyucu ve sahiplenici gücüyle gerçek bir değer, yaşama olan sevgimizin bir yeşerteni olarak biliriz.
Özellikle abartılmış öz-güvenle şişen ego bir yerde balon gibi patlar ve gerçek dünyaya acı bir iniş yapar.
Kişinin hayatı boyunca edindiği manevi birikim onun “öz-benliğinde” filizlenir; çünkü “öz-benlik”, onun kendi iç-gerçekliğidir.
Geçmiş zamanda süregelen pek çok düşünür bunu “ruh” başlığı altında betimlemeye çalışarak insanlık tarihini devindiren en önemli cevheri sorgulamaya yöneldi.
Şiddete eğilimli kişi şiddet uygularken içinde oluşan nefret ve sevgisizliği kurbanına yansıtarak azaltmaya çalışır.
Ve nitekim kişinin kalbini hançerleyen en derin acıların nedeni, ruhunu okşayan en hoş anlardır sanki…
Freud tamamen haksız olmasa bile Jung’un dehasının arkasında kalmıştır.
Gerçek kimliğin ereksel yapısının oluşumu dördüncü yaşı bulur…
Anna Freud’un dediği gibi “ergenliğin normalliği, anormalliğidir…” sözü bu durumu oldukça iyi betimler.
Çıkarcı amaçlar uğruna tekil bireyin ve toplumun birçok evrensel gerçeği görmezden gelmesi de, bizim kendimizle ve hayatla olan dirimsel bağın…
En sağlıklı yol, bireyin kendi öz-kimliğinin gelişimini sağlaması ve bunu yaparken kendisiyle olan barışık yapısını sürdürmesidir.
Hiçbir ruhsal hastalık bireye pozitif açıdan bir yarar sağlamaz ama yaşadığı derin rahatsızlıktan zaferle ayrılması onu olgunlaştırır…
Kişi, karşılaştığı engellenmelere veya çatışmalara kendi olgunluğu ve dirayetiyle katlanabiliyorsa bir mücadele ve süreç içerisine girecek ve…
Yansıtma, ödüllenme, yüceltme, yer yön değiştirme, özdeşim kurma, hayal kurma ve daha pek çoğu…,
Saplantı, karşıt tepki oluşturma, polyannacılık, düşünselleştirme…
Hiç kimse kendi geçmişinin gerçekleriyle yüzleşmeden ve mazide kalan sorunlarını çözmeden manevi anlamda özgürlüğe kavuşamaz.
Ön-yargıya neden olan eğilimleri ortadan kaldırmak toplumun ufkunu genişletmesinin yanı sıra…
Genç birey çevresindekilere göre yetersizdir. İşte bu yetersizlik duygusu onu gelişime kamçılar.
Hayatın kendine has ezgileri ve renkleri onun ruhuna yansımış ve içindeki ışığa kendine has bir tını kazandırmıştı.
Özgürlük düşüncesi, bir gücün veya iradenin kontrolü veya kapsamı altında olmanın yarattığı tutsaklık durumu ile sahip olunan iradenin veya sınırsız imkânların gücünü elinde bulundurmanın hissettirdiği büyülü tutku gibi…
Nasıl oluyor da söz konusu birey kendi iradesinin dümenini boşluğun yaman ellerine teslim edip hayatın kederli ve sevgisiz yüzüyle yalnız kalıyor?
Gerçeğin bireyin zihnindeki portresi en değerli tuvaldir ama kaygı(!), bu tuvale asla bulaşmaması gereken kara bir lekedir.
“Öz-benlik”, tecrübe edilen deneyimlerle ve ruhsal olgunlaşma süreciyle birlikte kapasitesi artan bireyin farkındalık yetisidir.
İhtiyaç duyduğumuz kudret hayatın bize kazandırdığı anlamsal zenginliklerde mevcuttur.
“Kapitalist sistemin” pek çok olumsuz etkisi; ruhsal açıdan yozlaşmış, hayata karşı yabancılaşmış ve yalnızca dürtüsel (temel bedensel ihtiyaçlar) anlamda ne ihtiyacı olduğunu bilen bir insan profili meydana getirmiştir.
“Öz-benlik”, kendi plasentası olan “dirimsel bağ” aracılığıyla, bilincin penceresinden sevgiyle ve inancın gücüyle gerçek hayata doğru…
Ancak kendi ruhsal yapımızın fizyolojik bir temele dayanması, sahip olduğumuz manevi iradenin var olduğu gerçeğini gölgelemez.
Her mutlu hikâyenin sonunda gerçekleşen şey kahramanların sevgi evine yaptığı yolculuktur. Bireyin hayatla kurduğu dirimsel bağ…
Varoluş yolculuğumuzda yaşadığımız deneyimlerin bize kazandırdığı en büyük nimet ruhsal olgunluktur.
Bilinmeyen gerçeklere karşı güdülen “merak” iç-güdüsü, insanı değerli öğretilere ve tecrübelere ulaştıran bir kaynaktır.
“Ego”nun irademizin dümenini kontrol ederek manevi değerlerimizi bir hiç uğruna harcaması pek çok insanın isteyeceği…
Bireyin kendi içindeki potansiyeli edimsel hale dönüştürecek olan etki(!), tecrübe edilen deneyimlerin aklın süzgecinden geçerken…
Kişi hayatı yaşarken ve gerçekleri değerlendirirken daha ego-santrik bir tutumla, daha sübjektif bir bakış açısıyla kendisini var eder ve…
Güncel zamana tutunamayan ve dış dünyayla olan bağını yitiren kişinin kendi gözünde hayatın anlamı, artık onun yaşamını yitirmiş eski bir sevdiği gibidir.
Narsistik ve melankolik yapıların varlığı başlı başına patolojik değildir. Sağlıklı her bireyde, belirli ölçülerde narsistik ve melankolik eğilimler bulunur.
Söz konusu yetilerin kazandırdığı avantajlar sayesinde kişi, gerçeğin sırlarını ve sınırlarını sorgulayacak…
Kişiliğin oluşması bireyin gerçeklerle olan etkileşimi ile mümkündür. Bireyi gerçeğe entegre eden iç-güdü ise “meraktır.”
Günümüzün bireyi manevi anlamda bir boşluktadır. Çünkü kendi hayatının karanlık yüzünü…
Günahkârlık yolunda yürüyen bireyin ilk kurbanı çoğu zaman kendisidir; her ne kadar cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğu sıkça söylense de…
Ruhun kendisine içkin varoluşunu mümkün kılabilmesi için gerçek dünyaya uygun maddi bir forma, yani fizyolojik bir temele…
Hiçlik duygusuyla nitelenen kişi kendisi için iyi ve değerli olanı kaybetme tecrübesinden edindiği ibretle hayata dört elle sarılacak, dolayısıyla…
Nevrotik hastalığın bireydeki varlığı aynı zamanda onun kendi kişiliğinin belirli yönlerden restore edilmesi gerektiğine işaret eder.
“Öz-benliğin” yıkımıyla gelişen “dirimsel bağın” zayıflama süreci, gerçek temellere dayanmayan ötekinin(!) oluşumuna zemin hazırlayan en önemli faktörlerden biridir.
İnsanın hayatla bir olma isteğinin varoluşsal(!) nedeni onun eksik bir varlık olarak yaratılmış olması mıdır?
Bu bağlamda bireyin yaşam çizgisi boyunca gerçekleştirdiği içselleştirme ve dışsallaştırma süreçleri onun(kişinin) ruhunun nefes alış-verişini, kısaca…
Kısacası iyilik ve güzellikler onun hür iradesiyle içinden gelerek oluşmalı ve o bu değerleri çevresinde yaşatmayı bilmelidir. Ünlü filozof Kant buna…
Gerçekleri sorgulayan ve karanlıkları aydınlattıkça bilgi donanımını geliştiren birey kendi hayatının dizginlerini eline alacak ve…
Bu inancı sağlayacak olan şey edineceğimiz doğru ve rasyonel bilgi değil midir?
İnsanoğlu, içinde bulunduğu ekosistemde kendisine özgü bir varoluşu temsil etmiş ve büyük bir güce erişerek dünyaya hükmetmiştir.
Hayatın gerçekleriyle kurduğu temas, kendi inancının oluşumunu sağlar ve dirimsel bağını güçlendirir.
Güncel yaşamın mevcut gerçeği ve parametreleri değiştiğinde bireyin realite anlayışı da bu değişimi takip eder.
Birey bu nimetlerden mahrum kalmamak için “ak” ile “karayı” tıpkı “yin” ile “yang” gibi bir bütün olarak düşünmeli ve…
Zaman içerisindeki ilerleyişimizde ve elde ettiğimiz ruhsal tekâmülün uzayan çizgisinde bizi kendi yolumuza baş koymamızı sağlayan bir güç vardır.
Biz varoluşçuluğu, kişinin yaşamındaki acılarla karamsarlaşıp gerçeklere meyilli olmaya doğru yönelen bir öğrenim ve değişim yolculuğu olarak da betimleyebiliriz.
Merhamet veya vicdan, iyiliğin olmadığı ya da gizlendiği zamanlarda kendisini gösterir ve zulmedilen güçsüzü savunur.
Kaygı bazen bir yanılsama, insana has karanlık bir duygudur. Gerçeklerin insana dolaylı veya dolaysız bir şekilde hissettirdiği sancılı bir seraptır.
Bilgelik yolunda atılan her bir adım düşüncenin berraklaştığı, sorgulamanın derinleştiği ve anlamın daha kapsamlı bir hal aldığı önemli konuların özüne inmek, yani ufkun giderek genişlemesi demektir.
Kartezyen felsefeyle birlikte çağdaş epistemolojinin temelleri atılmış ve tarih sahnesinde yerini alan modern çağın düşünürleri için bir…
Ebedi olana sarılmak ve onunla dirimselleşmek başlangıçta bireyin sahip olduğu nimetleri kaybetme korkusuyla alevlenir.
Ondan kaçınılabilir veya ona katlanılıp bir pay alınabilir. Ama hakikat şu ki, onsuz bir hayat hayatın kendisi değil hiçtir; hiçliktir.
İnsanın kendi gerçeği, onun bir aynası ve sahip olduğu olanaklar zinciridir.
Kısacası, karanlık ışığın varlığıyla anlam kazanır; fakat aydınlık gücünü kendisinden alır ve var olmak için başka bir şeye gereksinim duymaz.
Bireyin tinsel devinimini dolayısıyla ruhsal gelişimini sağlayacak olan süreç gerçeklerle kurduğu temas vesilesiyle serimlenir.
Korkunun somut ve bilinen bir nedeni olmasına rağmen kaygının nedeni henüz oluşmamış ya da oluşmayacak olan bir şeyden çekinme durumudur, ancak bu iki his birbirinin ikiz kardeşi gibidir.
Birey gerçeğin farkına vardıkça içindeki boşluk duygusu kaybolur. Çünkü boşluk, karşısında olan gerçekle telafi edilir.
Hayatımızdaki gizemin boyutu, yani bilinmezliğin derinliği, kendi varlığını sürdürdüğü müddetçe kişinin içindeki umudun oluşumunu sağlar.
İnanmak, sadece “Yaratana” karşı duyulan bir duygu değildir; herkes ve her şey için de geçerlidir. Bizzat da kişinin kendisi için.
Manevi özgürlüğün dengeli olduğu bir varoluş formatında duyguların büyüleyici özellikleri, kişinin yaşama aşkını alevlendiren…
Belirsizlikleri ve soru işaretlerini ortadan kaldıran bilginin kendisidir. Gelişmenin ve ilerlemenin sırrı…
Bir gizem olduğunu düşünürüz kaderin kurulu düzeninin köşesinde bir mum ışığı gibi parlayan özgün varoluşumuzu…
Ben gerçekçi insan! Emniyet kemerini takan, evrensel olanı düşünen ve resmin tamamına bakıp önemli noktaları atlamamaya çalışan biri…
Parayı bir araç haline getirmek belki biraz daha iyi… Belki o zaman paranın kölesi olmazsın, çobanı olursun öyle değil mi?
Girdap, birbirine zıt akıntıların oluşturduğu bir anafordur. Kendi çekim kuvvetiyle içine alabildiği ufak parçacıkları sindirir ve eritir.
Girdabı besleyen çekim gücüdür ve bu çekim gücü dengeyi oluşturan zıt güçlerin örneğin; sevgi ve nefretin, korku ve yaşam sevincinin…
İnsanoğlunun kendi esas gerçeği antropolojik olarak kendi kronolojik boylamında, ezelde ve şu andadır.
İnsanoğlu, sahip olma ve tüketme hırsı yüzünden doğru bildiği ilkelerden vazgeçmiş ve yaptığı yanlışları düzeltmek yerine şeytanın atölyesini yeryüzüne indirmiştir.
Kişinin özel, mesleki veya sosyal yaşamında gerek kendisi gerekse de çevresi ile olan ilişkilerinde sağlıksız tabir edebileceğimiz duygusal, düşünsel ve davranışsal örüntülerin gözlemlenmesi bizleri “kişilik bozukluğu” tanısına yönlendirir.
Bu karakter tipinin ayırt edici özelliği, insanlara gereksinim duyma ve onlardan kaçınma isteğinin neden olduğu patolojik yapıdır8. Bu iki zıt kutup arasında gerçek dünyada asılı kalmanın sebep olduğu kaygı ve gerilim, şizoid kişilik bozukluğunun özünü oluşturur.
Bu doğrultuda terapinin amacı bireyin yalıtılmış olan kendiliği ortaya çıkarıp hayatla mümkün olduğunca bütünleşmesine aracılık etmektir. Yaşama amacının belirlenmesi ve bu tür edinimlerin faydalı etkinliklerle desteklenmesi, söz konusu vakanın ruhsal rehabilitasyonunda önemli bir rol oynayacaktır.
Hayatın farklı farklı tonlarında ve gerçeğin çok boyutlu derin katmanlarında var olurken ruhsal açıdan olgunlaşmak hiçlikle yüzleşmeyi, ardından da hayata dair yeterli bir farkındalık edinimini gerektirir.
Anlamın varlığı tıpkı sevgi gibi bilinebilir; ancak kanıtlanamaz. Anlam kavramı, insanın zihninde var olan gerçeğin taşıdığı değer, kendi varoluşuna içkin felsefi amaç ve bu amacın etrafında şekillenen yön, içerik ve yorumdur.

